Çocuk küçüktür, ama büyük adam onun içindedir; beyin daracıktır, ama düşünceyi içine alır; göz bir noktadan öte bir şey değildir, ama fersah fersah uzamları kucaklar.
Gün ışığını hiç görmemiş körlere, doğanın ezgilerini hiç işitmemiş sağırlara, ruhunun sesini hiçbir zaman duyuramamış dilsizlere acırsınız da utanç gibi yalancı bir bahane bulur, zavallı kadınları deliye döndüren, iyiyi göremeyecek, Tanrı’nın sesini duyamayacak, aşkın ve inancın arı dilini konuşamayacak duruma getiren bu gönül körlüğüne, bu ruh sağırlığına, bu bilinç dilsizliğine acımak istemezsiniz.
Öncelikle okurken kendinizi bulabileceğiniz bir kitap,
Her insanın içinde bir oblomovluk olduğunu düşünüyorum… kurtulmaya çalışıyoruz bazılarımız kurtuluyor bazılarımız buna mahkum olarak hayatını sürmeye devam ediyor.
Kitap konusuna baktığımızda zeki, aklıbaşında olan bir adamın uyuşuk, tembel hallerine şahit oluyoruz.
Bunun o da farkında ama girdiği kuyudan çıkmak istemiyor istese bile kendini tekrar yatağa mahkum ediyor… hareketli hayatlara kötü bakışını o hayatın içinde girmek istemeyişine şahit oluyoruz.
Oblomov’un şu sözünden anlayabiliriz: “ O er meydanına çıkacak bir pehlivan olarak değil, sakin bir savaş seyircisi olarak doğup büyümüştü. Ürkek ve gevşek ruhu büyük mutluluk kaygılarına, dertlerin, talihin rüzgarlarına dayanamazdı.”
Bu yüzden gitgide kendini dört duvar içerisine hapis edip orada çürümesini okuyoruz.