Denizi anlamak için sadece dalgaları değil, altındaki sessizliği de duymak gerekir. Mekatroniğin çarkları arasında daktilomun sesini arıyor; metinlerimde olayları değil, ruhtan kalan kuytu köşeleri anlatıyorum.
Yazar
Denizcilik lisesi birinciliğinden kelimelerin titiz işçiliğine... Yazı rotam; Karamürsel sabahlarında ve 750 numaralı otobüsün buğulu camlarında başladı.
O gün yürüdüğün yolda sendeledin. Çantan omzundan kaydı. İnsanlar durmadı. Sen toparlandın ve bakmadan yürümeye devam ettin. İşte o an… o an seni ilk kez gerçek biri olarak gördüm: kırılabilen, yalnız, fark edilmemiş biri. Ve işte o an, seninle aynı dünyada yaşadığıma inandım. Aynı kaldırıma bastığıma.
Bir usta için motorun sesi, bir insanın kalp atışı kadar çok şey anlatırdı. Eğer biraz dikkatli dinlerseniz; neresinin yaralı olduğunu, neresinin yorulduğunu size fısıldardı.
— Biliyor musunuz Halim Bey, dedi. Diğerleri... Onlar yalnızca tuvaldeki o kadına dokunmak, o renklerin parıltısını gasbetmek niyetindeler. Siz ise o kadının neden sustuğunu, o fırça darbelerinin ardına gizlenmiş sessiz hıçkırığı arıyorsunuz. Bu merak beni hem korkutuyor hem de ilk kez bu dünyada gerçekten 'lazım' olduğumu hissettiriyor.
— Ben sadece kendimi görüyorum sizde Vera Hanım, dedim dürüstçe… İnsanlar faydadan, kârdan, tüccarlıktan ve hisse senetlerinden bahsediyor; biz ise bir fırça darbesinin hüznünde, bir akşamüstünün ışığında kayboluyoruz.
— Bana aşık olmayın Halim Bey, dedi ansızın. Benimle ruhdaş kalın. Ruhumun o zifiri dehlizlerinde benimle yürüyün; o isli koridorlarda yoldaşım olun lakin aramızdaki bu mukaddes bağı, herkesin dilinde kirlenmiş o bayağı 'aşk' kelimesiyle zedelemeyin.
Bir akşam, nehrin kıyısındaki o meşhur sahaf tezgahlarından birinin önünde durdum. Yaşlı sahaf, titreyen elleriyle eski bir cildi düzeltirken bana bakmadan konuştu:
— Matmazel, aradığınız şey bu raflarda değilse, muhtemelen henüz yazılmamıştır.
Gülümsedim. Acaba gerçekten öyle miydi? Yoksa aradığım şey, yazılmaya korkulan, sadece hissedilebilen o "müphem" boşlukta mı saklıydı?