İnsan masaya oturduğunda zeytin-ekmekle veya bir tas çorbayla da doyar doymasına... Lakin eğer çok sevdiğiniz bir yemek önünüze geldiyse, orada hissedilen şey doygunluktan bir tık öte, farklı bir histir. Masada geçirilen süre uzar, önce uzun uzun bakışlarla gözler doyurulur... Ağıza alınan her lokma fazladan bir tur daha döner damakta...
İşte o an damarlarımızdan akan şey kan değil, 'HAZ'dır...
Edebiyatta da var bunun bir karşılığı... Kimi kitapları okurken beyin kanallarının açıldığını hisseder insan... Nöronlar oradan oraya cirit atmaya başlar... Bir felsefi düşünce, bir fikir, doğru bildiğiniz bir yanlışın dile gelişi... Kitapta bir nehir gibi akan düşünceler bir pınardan dökülür gibi dökülüverir dimağnıza...
Kimi kitaplarda ise bilgi yağmuruna tutuluruz. Kitaba başlamadan önce her kimsek, kitabı bitirdikten sonra artık o kişi değilizdir. ‘Bilmeyen bilene muhtaçtır’ demişler ya, artık öncekine nazaran ‘muhtaç’lığımız bir dirhem daha azalmıştır.
Kurgusuyla bizi koltuğa çivileyen kitaplar vardır bir de... Kapağın açılmasıyla kapanması arasında ne olduğunu anlamayız... Bizi bu dünyadan alıp götüren, sonra da birden koltuğumuza ışınlayan bir uzaylı gibidir bu eserler... Kitabı bitirdikten sonra saatlerce, belki günlerce kitabın içinde dolaşmaya, çevremizi de sanki kitaptan bir parçaymış gibi görmeye devam ederiz...
Aslında hepsi bu edebi hazzın farklı bir parçasını taşır içinde... Yani düşünmek de, öğrenmek de, etkilenmek de o hazzın bir durağıdır...
Peki bunlardan hangisiydi Üç Beş Kişi?
Bence hiçbiri değildi... Derin derin düşündürmedi beni okurken... Hiç bilmediğim yepyeni bilgiler paylaşmadı benimle... Kurgusuyla çekip almadı beni gerçek dünyamdan... Ancak öyle bir edebi haz duydum ki okurken; bir Mimar Sinan eserine, bir Van Gogh tablosuna bakarken ya da bir