Sırnaşık bir sessizliğin içinde seviyordum seni Almenya. Bunu yüksek sesle söylemedim hiçbir zaman; söylesem bozulacakmış gibi gelirdi. Bazı duygular vardır; dile gelince hafifler, yerini kaybeder.
...
Bazen pilav yapardı. Bazen nohut. Bazen çorba. Bazen et sote. Bazen de kek ya da pasta. Yemeklerin kendisi değil, hazırlanışları önemliydi. Bir şeyi biri için yapma fikri, insanın varlığını başka bir yere sabitleyen nadir duygulardan biridir. O yemekler, “buradasın” demenin başka bir yoluydu.
Beni çağırırdı. Kısa bir cümleyle. Abartmadan. “Gel,” derdi. “Hazır.”
O kelimenin içinde acele yoktu ama kesinlik vardı. Bir yurda ait olduğumu bilmenin kesinliği...
Sonra gitti. Gidişler bazen dramatik olmaz. Hayat, insanın elinden bazı şeyleri büyük gürültüler çıkarmadan alır. Önce alışkanlıklar eksilir, sonra sesler... Sonra bir gün fark edersin ki artık kimse sana “gel” demiyor.
O gitti gideli kaç mevsim, kaç yıl geçti; kaç yaşında kaldım? Takvimlerin yaprakları dikkatimi çekmiyor. Artık takvimlerden değil, değişen ağırlıklardan anlıyor insan. Eskiden kolay taşıdığın şeyler ağırlaşıyor. Eskiden ağır olan bazı şeyler ise yerini hissiz bir uyuşukluğa bırakıyor.
Almenya şimdi başka bir yerde. Yalnız yaşıyor. Bunu bilmek içimde tuhaf bir sızı gibi duruyor. İnsan, bir zamanlar hayatını paylaştığı birinin şimdi kendi sessizliğiyle baş başa olduğunu düşününce, o sessizliğin bir kısmını kendine ait hissediyor.