"Varlığım çevremdeki bütün varlıklarla, etrafımda
kımıldaşan bütün gölgelerle bir bağlantı kurmuştu. Ta derinden,
çözülemez bir biçimde dünya ile birleşmiş, varlıkların ve
tabiatın ahengine katılmıştım. Benimle tabiatın bütün unsurları
arasında, görülmez tellerle, bir ıstırap akımı başlamıştı. Hiçbir
fikir ve hayal, bana gayntabiî gelmiyordu. Eski minyatürlerdeki
rumuzları kolaylıkla çözebilir, çetin felsefe kitaplanndaki sırlara,
biçim ve türlerdeki ezelî aptallıklara erişebilirdim. Çünkü o anda
yeryüzünün, gökyüzünün dönüşüne, bitkilerin büyümelerine,
canlıların devinimlerine katılmıştım, ortaktım onlara. Geçmiş
gelecek, yakın uzak, his hayatımla eş ve ortak olmuşlardı"
"Kant'ın keşfi, dünyayı gerçekte olduğu gibi değil de kişiselleştirilip
işlenmiş şekliyle algıladığımızdır. Uzam, zaman, miktar,
nedensellik gibi özellikler bizim içimizdedir, dışarıda değil. Biz
onları gerçekliğe dayatırız. Ama o zaman saf, işlenmemiş gerçeklik
nerededir? Biz işlemeden önce orada olan, ham varlık nedir? Kant
bunu asla öğrenemeyeceğimizi söylüyor."
Julius, Nietzsche’nin sözlerini hayatını seçmesi gerektiği şeklinde anladı. Hayat tarafından yaşanmak yerine hayatı yaşamak zorundaydı.Başka bir deyişle kaderini sevmeliydi.Ve diğer her şeyin üstünde, Zerdüşt’ün, yaşadığımız hayatı sonsuzluk boyunca tekrar tekrar yaşamak isteyip istemeyeceğimize dair sürekli sorduğu bir soru vardı.İlginç bir düşünce deneyimiydi bu fakat düşündükçe soru ona daha fazla rehberlik sağlıyordu: Nietzsche’nin bize verdiği mesaja göre hayatımızı o şekilde yaşamalıydık ki aynı hayatı sonsuza dek yaşamak isteyelim. Sayfaları karıştırmaya devam etti ve fosforlu pembeyle üstünü çizdiği iki pasajda durdu. “ Hayatınızı mükemmel hale getirin. Doğru zamanda ölün.”