Bu eser hakkında ne düşünsem, ne yazsam bilemedim. Okurken kendimi Kemal ile Füsun’un yaşadıklarının tam içinde buldum; sanki gerçekten oradaymışım gibiydi. Detayların, hislerin ve eşyaların bu kadar canlı anlatılması hikâyeyi güçlendirmiş. Eserde geçen eşyaların daha kitap yazılırken bir müze fikrine dönüşmesi ise oldukça özgün ve etkileyici.
Kemal karakterini anlamaya çalışırken onun takıntısının içinde kaybolduğumu fark ettim. Aşk mı, takıntı mı tartışmasına girmeyeceğim; çünkü bana göre aşk daha saf ve ruha dokunan bir duygu. Kemal ise sanki sevdiği kadından çok, kaybettiği ihtimallere ve geçmişindeki eşyalara tutunuyor.
Füsun’un hissettiklerinin de tam anlamıyla aşk olmadığını düşünüyorum. Daha çok kendi hayatını kurmak, hayallerine ulaşmak isteyen ve Kemal’den net bir adım bekleyen biriydi.
Belki de romanın en trajik yanı, aşkın böyle bir takıntıya dönüşmesi değil; doğru zamanda yeterince cesur olamaması ve bu yüzden hayatlarının büyük bir kısmını kaçırmalarıydı.