Her gün geçtiğim için mi, yoksa boşluktaki duyguları yansıttığı için mi, yoksa herkes sözünü ettiği için mi, hep Sisler Bulvarı’nı okuyorum. Bekleyen gemiler. Uzak limanların özlemi. Düşlenen, erişilemeyen sevgililer.
Her şehirli, der Lynch, zihninin bir yerlerinde “nereye ait olduğu” na dair bir imge taşır. Lynch, yaptığı araştırmalarda, incelediği kişilerin yeni yerleri zihinlerindeki bu fotoğrafla karşılaştırdıklarını, eski ve yeni fotoğraflar birbirine ne kadar az uyuyorsa, yeni ortamları karşısında o kadar kayıtsızlaştıklarını bulmuştur.
Jessica bir Hıristiyan’a aşık olur olmaz babasından, evinden ve inancından kaçar. Babasının dünyasını terk etmiş olmaktan dolayı pek ciddi bir üzüntü sergilemez - soymuş olmaktan dolayı da, ki kendi balayı masraflarını karşılamak için Frankfurt’tan mücevherler getirttiğinde tam da bunu yapmıştır. Böyle anlatıldığında Jessica kötü bir yaratık gibi görünür, oysa oyunda son derece hoş biri olarak tasvir edilir. Gettoda falan yaşamayan bu kız için “Yahudi olmak” , mesela aşık olunduğu zaman sırttan atılan bir elbise giymek gibi bir şeydir. Bir aşk oyununu içeren bir başka yan olaylar dizisinde de deneyimin önemsizliğini görürüz. Oyundaki erkek aşıklar onları seven kadınlar tarafından bir tür erotik iş anlaşmasıyla kandırılırlar. Sonuçta ne bedensel acı ne de bedensel arzu önemlidir; önemli olan pazarlıktır. Peki zaferi kazanan kimdir?