Bilmem ki ne desem kitap hakkında. İlk defa Rasim Özdenören’in bir eserini okuyorum. Daha önce tanışmadığım bir yazım tarzı, üslup, hikayecilik...
Modern toplumda yavaş yavaş kişiliğini kaybetmiş insanlar, uyum sağlayamayanlar, dışarıda kalanlar...
Şehrin göbeğindeki metropol insanı da olsanız ya da küçük bir köyün sakini hiç fark etmiyor artık çevremize yabancılaştığımız bir toplumda, coğrafyada yaşıyoruz. Teknoloji bizi yakınlaştırırken, uzaklaştırıyor. Giyimimizle, konuşmamızla, yeme-içme tarzımızla artık tam anlamıyla “özenti” etiketini hak ediyoruz. Kitaptaki gül yetiştiren adamın da Sitare’nin de bu sebeple aslında çok ortak yönü var.
Öyle kafa karıştırmayan, fazla düşündürmeyen yazılma amacına ulaşmış bir kitap. Tek eleştirim çok havada bitti. Bu kadar basite indirgenerek bitmemeliydi olaylar. Bence Sitarede, gül yetiştiren yaşlı adam da daha övgülü bir sonu hak ediyordu.
Başkası üzülecek diye ondan ayrılamamak, yaptığı her hatayı “ ama belki de bu sebepten yapmıştır” deyip hatalı iyimserlik yapmak, bağlanmak, kopamamak, onun mutluluğunu kendi mutsuzluğuna yeğlemek işte Macide böyle bir kadın. Hatalar yapmış ve bence kitabın sonunda hala yapmaya devam eden kendini hayatının merkezine koyamayan bir kadın. Aramızda böyle kadınlar yok mu? Hatta Macide ile benim bile benzeyen yönlerim çok. Okurken kendime kızdığım bile oldu. Neden başkasının mutluluğuna öncelik veriyoruz? Neden ben onu bırakırsam üzülür deyip kendimizi hiç düşünmüyoruz? Acaba Sabahttin Ali’de böyle biri miydi? Kendinden mi esinlendi yazarken? İç hesaplaşmaların olduğu “şeytana uydum” lafının arkasındaki perdeyi aralayan, düşündürücü bir kitap.