Ben seraptan seraba koşuyorum. Her başına koştuğum pınarda muammalı çehreler bana uzanıyor; bilmediğim, seslerini tanımadığım dudaklar benimle bitmez tükenmez işaretlerle konuşuyorlar, fakat hiçbirinin dediğini anlamıyorum; ruhum dudaklarından ayrılır ayrılmaz hiçbir şeyin değişmediğini görüyorum. Belki onlar da bana kendi tecrübelerinden bahsediyorlar;
“Biz de senin gibiydik, diyorlar. Hiçbir suale cevap alamazsın. Asıl olan içindeki hasrettir; onu söndürmemeye çalış.”
“Ben de o yüzden ağlıyorum ya işte,” dedi Veronika. “O hapları aldığımda nefret ettiğim birini öldürmeye çalışıyordum. İçimde başka, sevebileceğim Veronika’lar olduğunu bilmiyordum.”
“Oradaki -ve Villete dışındaki- herkes kendi yaşamını yaşamaya baksa, başkalarına karışmaya da kalkmasa, Tanrı her anın, her buğday tanesinin, gökyüzünde bir görünüp bir sonraki saniye yok olan her bulut parçasının içinde bulunabilirdi. Tanrı hep oradaydı, ama insanlar arayışlarını sürdürmek zorunda hissediyorlardı kendilerini, çünkü yaşamın bir iman göstergesi olduğu gerçeği onlara fazla basit geliyordu.”
“Derken ruhu yeniden derin bir huzurla doldu, Veronika bir kez daha yaldızlı gökyüzüne ve odayı tatlı bir ışıkla dolduran sevgili yeniaya baktı. Bitimsizlikle sonsuzluğun el ele yürüdüğü izlenimini yaşadı yeniden: Yalnızca birine baksanız bile, örneğin sınırsız evrene; ötekini, hiç bitmeyen, hiç geçmeyen, hep Şimdi olan Zaman’ın varlığını da seziyorsunuz; yaşamın tüm gizleri hep burada.”