Burcu Doganay

Burcu Doganay
Erken sonbahar ruhlu bir avukat ve koç. Ferrante’nin derinliği, Jo March’ın yaratıcılığı ve Nomadland’in sessiz gücüyle insanlara yön, denge ve düzen kazandıran bir rehber; hem estetik hem içsel dönüşümle yol açar.
8/10
·176 syf.··
2026 28. kitabı
·
17 saatte okudu
·
Okunma: 17 Mart 2026 15:40
İnsan olmaktan vazgeçmek bir özgürlük olabilir mi? Han Kang’ın Vejetaryen’ini ilk elime aldığımda çok sakin, hatta neredeyse sıradan bir hikâye okuyacağımı sanmıştım. Evli, kendi halinde bir kadın var; bir sabah uyanıyor ve artık et yemeyeceğini söylüyor. Hepsi bu gibi duruyor. Ama sayfalar ilerledikçe anladım ki mesele yemek değil — mesele şiddet, kontrol, beden, itaat ve insan olmanın kendisi. Kadın giderek konuşmamaya, silinmeye, dünyayla bağını koparmaya başlıyor. Ve en tuhaf olan şey şu: Onu hiçbir zaman gerçekten onun ağzından dinlemiyorum. Hep başkalarının gözünden görüyorum. Kocası, eniştesi, ablası… Sanki o yok da herkes onun hakkında konuşuyor. Bu da içimde garip, huzursuz edici bir mesafe yaratıyor. Kitap beni en çok bu yüzden rahatsız etti sanırım. Çünkü alıştığım türden bir “anlama” imkânı vermiyor. Ne tam empati kurabiliyorum ne de onu yargılayabiliyorum. Üstelik roman ilerledikçe bedenle ilgili sahneler — açlık, cinsellik, şiddet, kırılganlık — giderek daha çıplak ve sarsıcı hale geliyor. Bazı yerlerde gerçekten daraldım, kapatmak istedim ama bir yandan da bırakamadım. Çünkü ortada büyük bir trajedi var ama kimse bunu yüksek sesle söylemiyor. Herkes onu “normale döndürmeye” çalışıyor, o ise sanki sessizce insan olmaktan vazgeçiyor. Bir de şu çok çarpıcı geldi bana: Bu kitap isyanı bağırarak anlatmıyor. Tam tersine, hiçbir şey yapmayarak anlatıyor. Kadın kavga etmiyor, kaçıp gitmiyor, kendini savunmuyor bile. Sadece yemiyor. Sonra daha az konuşuyor. Sonra daha az var oluyor. Dışarıdan bakınca pasif gibi görünen ama aslında inanılmaz radikal bir direniş bu. Okurken kendime sürekli şu soruyu sordum: Bir insanın bedeni gerçekten kime ait? Bu kitabı sevmemin nedeni de biraz burada yatıyor galiba. Çünkü ben zaten huzursuz ama derin romanları seviyorum. İç
VejetaryenHan Kang · April Yayıncılık · 20259,8bin okunma
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Puan vermedi·264 syf.··
2026 24. kitabı
Bu roman aslında bir “aşk hikâyesi” gibi okunuyor ama bence kalbinde aşk değil, geç kalmışlık var. Şöyle ki: Mehmet Rauf kitapta büyük olaylar anlatmaz. Hatta neredeyse hiçbir şey olmaz. Ama insanın içi, sayfalar ilerledikçe yavaş yavaş çöker. Çünkü burada asıl mesele, söylenemeyenlerdir. Romanın merkezinde Süreyya, Suat ve Necip vardır. Süreyya ile Suat evlidir. Dışarıdan bakıldığında sorunlu bir evlilik gibi durmaz bu; ama yaklaştıkça, aslında hiç temas etmeyen iki dünyayı görürüz. Süreyya hayata daha yüzeyden bakan, keyfine düşkün, kendini merkeze alan biridir. Suat ise sessiz, içine kapanık, duyguları derin ama ifade etmeye alışık olmayan bir kadın. Süreyya’nın fark etmediği şey şudur: Suat yalnızdır. Sevilmediği için değil, görülmediği için. Necip’in gelişiyle romanın tonu değişir. Süreyya’nın kuzeni olan Necip, Suat’ın ruhuna çok daha yakındır. Müzikle, duyguyla, sezgiyle kurduğu bağ, Suat’ta karşılık bulur. Ama bu yakınlık bir anda patlayan bir aşka dönüşmez. Tam tersine, sessizlik içinde büyür. Birlikte dinlenen müzikler, yarım kalan cümleler, uzun susuşlar… Mehmet Rauf burada çok bilinçli bir tercih yapar: Aşkı konuşarak değil, konuşamayarak anlatır. Suat ve Necip ne hissettiklerini bilirler ama bunu dillendirmezler. Burada mesele sadece ahlak değildir. Daha derinde bir şey vardır: korku, suçluluk, geri dönülmez bir eşiği aşma endişesi. Suat evlidir; Necip ise bu evliliği bozmanın ağırlığını taşır. Bu yüzden aşk, yaşanan bir şey olmaktan çok, içte taşınan bir yüke dönüşür. Roman boyunca şunu hissederiz: Asıl trajedi, bu duygunun varlığı değil; hiçbir zaman tam olarak yaşanamamasıdır. Mehmet Rauf’un en güçlü olduğu yer de burası bence. Dış dünyada her şey sakin görünürken, iç dünyada büyük kırılmalar yaşanır. Süreyya’nın farkında olmadan yarattığı duygusal
EylülMehmet Rauf · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202550,1bin okunma
7/10
·160 syf.··
2026 23. kitabı
·
33 saatte okudu
·
Okunma: 08 Şubat 2026 05:24
Yunanca Dersleri anlatması zor bir kitap. Hatta baştan söyleyeyim, kolayca “konusu şu” denecek bir roman değil. Çünkü burada anlatılan şey bir hikâyeden çok bir hâl. Konuşma yetisini kaybetmiş bir kadın var; bir de görme duyusu yavaş yavaş silinen, Yunanca öğreten bir adam. Kitap bu iki kırılgan insanın etrafında dolaşıyor ama dolaşmak kelimesi bile fazla iddialı kalıyor. Daha çok duruyor, bekliyor, susuyor. Olan bitenlerden ziyade, olamayanlar önemli. Söylenemeyenler, yarım kalanlar, temas edemeyenler. Aralarında klasik anlamda bir aşk da yok aslında. Daha çok, birbirinin eksikliğine tutunma hâli var. Yan yana durmak, tamamen yalnız kalmamak için. Hepsi bu. Han Kang’ı okurken hep aynı hissi yaşıyorum. Şiddeti, travmayı, kaybı anlatıyor ama bağırmadan yapıyor bunu. Vejetaryen’de bedeni merkeze alıyor, Çocuk Geliyor’da kolektif bir travmaya bakıyor, Beyaz Kitap’ta yasın etrafında dolanıyor. Kelimeleri azaltmayı, boşlukları büyütmeyi seviyor. Yunanca Dersleri sanki bu çizginin en içe kapanık hâli. Burada şiddet dışarıda değil; dilin içinde, hatta dilin çöktüğü yerde. Bu kitabın değeri meselesi biraz burada başlıyor. Büyük, çarpıcı, sarsıcı bir roman mı? Değil. Ama zaten böyle bir iddiası da yok. Olay örgüsüyle yakalamıyor insanı, bir mesaj vermeye çalışmıyor. Daha çok yavaşlatıyor. Okurken bile değil belki, bitirdikten sonra. İçinde kalan bir sessizlik gibi. Benim için kıymeti tam da burada. Tabii ki kusursuz değil. Yer yer fazla soyut. Hatta zaman zaman mesafeli, soğuk bile bulunabilir. Karakterlerin bilerek silik bırakılması herkesin bağ kurmasını zorlaştırıyor. Han Kang’ı ilk kez okuyan biri bu kitabı zayıf da bulabilir, şaşırmam. Sabır isteyen bir metin; acele okurla arası pek yok. Diğer kitaplarıyla yan yana koyduğumda şunu düşünüyorum: Vejetaryen daha sarsıcı, Çocuk
Yunanca DersleriHan Kang · April Yayıncılık · 20251,105 okunma
7/10
·240 syf.··
2026 21. kitabı
·
9 saatte okudu
·
Okunma: 01 Şubat 2026 04:22
Benoni’yi okurken büyük bir olay, çarpıcı bir kırılma beklemedim. Zaten kitap da böyle bir şey vaat etmiyor. Hamsun, küçük bir kasabada, kimsenin pek ciddiye almadığı bir adamın hayatını anlatıyor. Ama sayfalar ilerledikçe şunu fark ediyorsun: mesele Benoni değil, ona bakan gözler. Benoni başta saf, biraz gülünç, kolay yönlendirilen biri. Güçlü değil, iddialı hiç değil. Ama para ve statü devreye girdiği anda, aynı insan birdenbire “saygın” sayılmaya başlanıyor. Benoni’nin karakterinde büyük bir değişim yok; değişen, kasabanın ona yüklediği anlam. Bu bana rahatsız edici derecede tanıdık geldi. İnsanların kim olduklarından çok neye sahip olduklarıyla ölçüldüğü bir düzeni anlatıyor Hamsun, üstelik bunu bağırmadan yapıyor. Kitabın beni en çok düşündüren yanı, Benoni’nin iradesizliği oldu. Hayatının öznesi gibi değil de, başkalarının elinde şekillenen bir figür gibi duruyor. Ne yaptığını tam bilmiyor ama yaptıkları sonuç doğuruyor. Hamsun burada insanın kendi hayatında ne kadar söz sahibi olduğu sorusunu sessizce ortaya bırakıyor. Cevap vermiyor; sadece bakmamızı istiyor. Kasaba ise başlı başına bir karakter gibi. Ahlaklı değil, tutarlı hiç değil. Güçlü olana yanaşan, zayıfı görmezden gelen bir düzen var. Benoni yükseldikçe sevilmiyor; kabul ediliyor. Aradaki fark çok ince ama çok sert. Benoni, büyük laflar etmeyen ama içten içe kemiren bir roman. Modernleşmenin, paranın, statünün insan ilişkilerini nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor ama bir çözüm önermiyor. Belki de bu yüzden etkisi uzun sürüyor. Kitabı bitirdiğimde Benoni’yi değil, onu mümkün kılan düzeni düşünüyordum. Ve bu düzenin hâlâ ne kadar tanıdık olduğunu.
BenoniKnut Hamsun · Timaş Yayınları · 2019463 okunma
7/10
·132 syf.··
2026 20. kitabı
Köpek Kalbi’ni okurken sık sık şunu düşündüm: İnsan olmak sandığımız kadar “ileri” bir hâl mi gerçekten? Bulgakov, bir köpeği insana dönüştürerek büyük bir bilimsel mucize anlatmıyor aslında. Tam tersine, insan olmanın ne kadar kırılgan, ne kadar kolay çürüyebilen bir şey olduğunu yüzümüze çarpıyor. Şarik köpekken sevimli, ölçülü, hatta ahlaklı. İnsan olduğunda ise kaba, hoyrat, sorumluluk almayan ama hak talep eden bir varlığa dönüşüyor. Ve bu dönüşüm beni rahatsız etti; çünkü tanıdık geldi. Profesör Preobrajenski’ye başta hayran olmamak zor. Zeki, güçlü, sistemin dışında kalabilmiş bir entelektüel. Ama ilerledikçe onun da masum olmadığını görüyorsun. Bilim adına, akıl adına, “ben bilirim” diyerek bir hayatla oynuyor. Sonra ortaya çıkan sonuçtan şikâyet ediyor. Bu noktada kitap benim için şunu söylüyor: İnsanları, toplumu, hatta kendimizi bile zorla dönüştürmeye çalıştığımızda, ortaya çıkan şey çoğu zaman daha iyi değil, daha çirkin oluyor. Şarikov karakteri ise başlı başına bir tokat. Eğitimsiz ama özgüveni yüksek, düşünmeyen ama konuşan, sorumluluk almayan ama her şeye hakkı olduğunu düşünen biri. Bulgakov’un asıl cesareti burada: Sorunu bireyde değil, onu var eden sistemde gösteriyor. Şarikov yalnızca bir sonuç. Asıl mesele, onu “insan” ilan eden zihniyet. Kitabı bitirdiğimde içimde tuhaf bir hüzün kaldı. Çünkü Bulgakov’un anlattığı şey geçmişte kalmış bir Sovyet eleştirisi değil. Bugüne, hatta gündelik hayata fazlasıyla yakışıyor. Her şeyin hızla “dönüştürülmek” istendiği, emeğin, kültürün, terbiyenin göz ardı edildiği bir dünyada, Köpek Kalbi hâlâ çok canlı. Belki de kitap en net şunu söylüyor: İnsan olmak bir ameliyat meselesi değil. Uzun, zahmetli ve kimsenin kestirme yol bulama bulamadığıl bubulamadığı bir süreç.
Köpek KalbiMihail Bulgakov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201925,7bin okunma