"Tanrı dedikleri rastlantı olmalı," dedi kendi kendine... "Tann dedikleri rastlantı! Madem gelmis geçmiş tüm inançlanın sorgusuz sualsiz varlığını kabul ettikleri Tanr, hayatı spermlerin ve yumurtaların, sonu varlk mucizesine varan rastlantısal maceralarıyla başlatıyor; madem her an, her durumda yaşam rastlantıya, rastlantı yaşama hiz- met ediyor; o zaman rastlantı Tanrı'nın ta kendisi olmalı... işte bu yüzden rastlantryı küçümseyemeyiz, diye düşündü ve O an Tanrı'ya tapar gibi taptı rastlantıya...Her şeyi ölümü, doğumu, aşkı, kazancı, kaybı, nefreti, gelmişi, geleceği, olmuşu, olacağı- elinde tutan, avucunda saklayan ve sürprizlerle dolu olan rastlantıya.
Herkesin şuursuz hedefi ölmekti. Şöyle ya da böyle. Ölmek. Yaşamın sınırlar içine kabul etmediği, varlığını neredeyse yadsıdığı ölüm tüm barikatlan aşıyordu. Hayat sadece ölümü anlamak için verilmişti insanoğluna. İnsanoğluysa ölümü yok sayarak hayatı tek gerçekmiş gibi kabul edip hep yanlış yola giriyordu.
Gerçekle gerçeküstü tıpkı yin ile yang gibi iç içe geçerek birbirini tamamlayan bir bütündü. Gerçeğin içinde gerçeküstü, gerçeküstünün içinde de gerçek vardı ve birbirlerini sarıp sarmalamışlardı.O yüzden gerçeküstünün peşinden giderken gerçeğe takılıyordu insanların ayakları ve gerçeğin peşinden giderken de gerçeküstüne. Tıpkı ölümün peşinden giderken hayata, hayatın peşinden giderken ölüme takılması gibi ayakların.. aklın.. kaderin...