Birden, belki iki biletim olduğu için, beklediğim hiç kimse olmadığını düşünerek üzüldüm. Birini beklemek ne kadar iyi ve tabii olurdu. Her an karşımda görünebilirdi beklediğim kadın. Onun, caddenin karşı tarafında, geç kalmış olmanın telaşı içinde bu tarafa geçmeye çalıştığını görebilirdim. Ben de hemen korkuya kapılırdım, düşüncesiz, tedbirsiz bir hareketle arabaların arasında koşmasını istemezdim. Durması için ümitsizce el işaretleri yapardım ona. Bütün o kalabalığın içinde bana mutluluk veren tek kişi o olurdu. Ne düşündüğümü anlar, bana gülümser, onun bu tarafa geçmesinden önce ben atılırdım o tarafa. Çevik olduğum için hiçbir şeyden korkmadan, arabaların arasından geçip yanına varır, gözlerinin içine bakar, elini elime alırdım.
Düşündüğüm, hayal etliğim sahneyi aynen görür gibi oldum ve kendimde bir aşk hasretinin uyanmakta olduğunu hissettim. Bir kere daha, nasibim olacak kadına henüz rastlamadığımı düşündüm. Böyle birisi gerçekten var mıydı? İşi yokuşa sürmekten kurnazca bir zevk alarak, bütün ayrıntılarını işleye işleye bu durumu kendim yaratmış değil miydim? Konu üzerinde defalarca düşündüm ve her defasında yalnızlığımdan bizzat sorumlu, müşkülpesent bir insan olduğum sonucuna vardım.
Duanın en güzel en latîf en leziz en hazır meyvesi, neticesi şudur ki: Dua eden adam, bilir ki birisi var ki onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli her şeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil; bir Kerîm zat var, ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyacatını yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını def'edebilir bir zatın huzurunda kendini tasavvur ederek, bir ferah bir inşirah duyup dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
der.
Mektubat/Yirmi dördüncü mektup/Birinci zeyl/5.Nükte