Okur
Merve
TAKİP ET
Merve
@Blodreinaa
lise
İzmir
126 okur puanı
16 Kas 2019 tarihinde katıldı.
158
Kitap
9
İnceleme
117
Alıntı
4
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Merve
bir alıntı ekledi.
Toplum nedir ki insanların çoğulu mu? Bu toplum denilen şey somut olarak nerededir? Yine de her nasılsa şiddetli, sert, korkutucu bir kavram olduğunu düşünerek yaşamıştım hep. Horiki öyle söyleyince, bir an "Toplum dediğin sen olmayasın?"diyecek olduysam da onu kızdırmaktan çekinerek kendimi tuttum."
5
Merve
tekrar paylaştı.
GIORDANO BRUNO
İnsanlığımı Yitirirken'i inceledi.
109 syf.
·
2 günde
·
Puan vermedi
''Doğduğum İçin Beni Affedin'' Osamu Dazai Üzerine Kısa Bir İncelme
''İntihar, insanın kendi varoluşu üzerine söyleyebildiği son sözüdür'' (Karl Marx) 19 Haziran 1909’da, Tsugaru Yarımdası’ndaki Kanagi kasabasında, Japonya’nın politik olarak yol almış, aristokrat ve saygın bir ailesinin, 12 çocuğundan, onuncusu olarak doğan bir çocuk; gerek yazdığı romanlar ve kısa hikayelerle ve gerekse akılları zorlayan ''hayata ve tüm statükocu sistemlere karşı koyuşuyla'';  hem Japon, hem de dünya edebiyatında unutulmaz bir iz bırakacaktır. Bu çocuğun adı Şuuci Tsuşima’dır ama biz onu edebiyatın zirve kalemlerinden biri olarak takma adı olan Osamu Dazai olarak biliriz. Bir iki kırık dökük kaynakçanın yazarı onun için hep aynı saptamayı yapar; “Dazai, kalbi kırık bir sistem karşıtıdır.” İçinde olduğu tüm yapı onu boğmaktadır ve o, tüm dayatmalara karşı gülebildiği kadar çok gülmeyi bir karşı tavır olarak kullanma yolunu seçmiştir. Hatta onun henüz çocukken çekilen bir aile fotoğrafında gülen tek çocuk olmasını bu saptamaya dayanak yaparlar. Dazai, siyaset kökenli ailesinin öngörülerine uygun biri olamaz hiçbir zaman. O kalbini edebiyata kaptırmıştır. Sadece edebiyatla dinlenebilmektedir ve henüz 17 yaşında bile değilken yazmaya başlamıştır. Çeşitli yaşlarında ufak tefek hikayeleri dergilerde yayınlanmaya başladığında, asık suratlı, statü tutkunu ve ‘ciddi’ ailesinden destek görmek yerine, taciz görür ve tepkisini, Tokyo Üniversitesi Fransız Edebiyatı Bölümü’ne girerek gösterir. Bu ailesi için utançtır. Ancak Dazai, yaşamsal koşullarının hiç de iyi olmadığını bilsek de gülümsemeye devam etmektedir. Ailesi onu neredeyse evlatlıktan reddetmeye yakın bir tavır içine girse de; Dazai, hayranı olduğu, öncü saydığı, büyük Japon yazarı Ryunosake Akutagawa’yı izlemektedir. Hem de her şeyiyle… Yazarlığı, seçtiği konular, hayata ve ölüme bakışı ve onurlu bir yaşayış için özgürlükten ödün verilmemesini söyleyen Marksist Akutagawa’yı tek deneyim önderi sayar Dazai… Onun izinde, dönemi içinde yasaklı olan Japon Komünist Partisi’ne üye olur. Ailesinin bu utançtan kurtulmaları için tek yol vardır; oğullarını evlatlıktan reddetmek… Onlarda, bir eylemde tutuklanan genç öğrenci Dazai’yi evlatlıktan reddederler. Dazai, inandığını yaptığı için yazmaya ve gülümsemeye devam etmektedir. Osamu Dazai’nin kendisine deneyim önderi seçtiği Ryunosake Akutagawa, dünya sosyalist hareketine ve Marksizme inanmış bir yazardır. 1892 yılında doğmuş olan Akutagawa’yı daha çok, 1915 yılında henüz öğrenciyken yayınladığı ve defalarca filme de çekilen ‘Raşamon Kapısı’ adlı kitabıyla tanır dünya edebiyatı… Ardından dünyadaki savaşlar patlar üst üste. Bu kan ve vahşet günlerinde, savaş denen lanetli işgalin, aslında herhangi bir kültür gettosunun, bir diğer kültürün boğazını sıktığını anlatır Akutagawa yeni kitabında; ‘Bir Kültürün Öldürülmesi’(1918)…  Akutagawa’nın anlattığı çok basittir oysaki; ''her insanla birlikte bir kültürün de kanı akar.'' 1923 Tokyo depremi, yangınları da birlikte getirmişti. Tokyo, ruhsal olarak sağlıksız bile olsa, bir yaşında kaybettiği annesinin yerini almıştı Akutagawa’da. Şimdi her yanı harap olan Tokyo’nun hali, zaten kafası karmakarışık olan genç yazarda onarılmaz ruhsal yıkıntılara yol açar. Çalışmalarının birçoğunu kaybettiği gibi, aynı yıl babasını da kaybeder. Bir anda şeytanın lanetini bu kadar yakında hisseden Akutagawa’nın bebekliğinden beri yetişmesinde büyük emeği olan amcası Toshizo’dan başka kimsesi kalmaz çevresinde. Ruh sağlığı iyiden iyiye bir kördüğüme sürüklenirken, bir yıl içinde amcasının ölümüyle   her şey  anlamını yitirir Akutagawa için. Hele üstüne ablasının yanan evinde kundakçı olarak kendisinden kuşkulanılması iyiden iyiye bitirir genç yazarı. 1925-1926 yıllarında psikolojik grotesk ; yani derinlerden kaynaklanan bir uyumsuzluk, var olanla anlaşamama hali sarıverir Akutagawa’yı. Güvenini kaybetmiştir hayata. Zaten kuşkulu ve eleştirel bir yapısı olan genç yazar, gün be gün ‘güneşli günlere olan inancını’ yitirir. İnancı yittikçe de, tutkusundaki bu şiddetli erozyona bir neden aramaya başlar. Çünkü ne olursa olsun, ne olursa olsun, bir sosyalist umudunu yitirmez diye inanmıştır. Direnemez ve artık başkaldıran, arayan, zorlayan, sert ve karmaşık konular, arı bir dille akmaz kaleminden; okuyanın yüreğine umutsuz bir korku yayılır onu okudukça. Sırılsıklam bir güvensizlik, başkaldırının yanında tacize boyun eğişle aynı sırada görünmeye başlar ve bunun sonucu da kendini reddedişe kadar uzanır. Oysaki çağına tanıklık yapan bir tarihçi olmak istemiştir sadece. 13.yüzyıl Çin, Japon ve Hint masallarının episodlarına yaslanarak, modern Japon edebiyatının şövalyeliğine gelen bu ‘inanılmaz şanssız adam’, 24 Temmuz 1927 günü, evinde ölü bulunur. Yatağının yanında bir kaç boş uyku hapı kutusuyla… Öylece çekilip gider dünyadan, bugün adına Japonya’nın en büyük edebiyat ödülü verilen Akutagawa… Geriye,tarihin sorgulandığı, şeffaf bir denizin parlak pullu ama kör balıkları gibi hüzünlü, yaralayan sözleriyle, Akutagawa’nın tamamlanmamış yaşam hikayesinin sonsuzluğa çağıran sesi kalır… Akıp giden sert yaşamı bir türlü sindiremeyen Dazai, deneyim önderinin intiharından sonra büyüü bir yalnızlık duygusuna kapılır. Yoldaşını kaybetmiştir, güneşini kaybetmiştir, artık aldığı soluklar ciğerlerinde zehir etkisi yapmaktadır. Yapayalnızdır ve yaşam adıyla yapılan her türlü dayatmalarla anlaşmamak üzere çıktığı yolculuğunda, içindeki özgürlük tutkusu yüzünden  büyük acılar çekmektedir. Deneyim önderi ona son bir görev işaretlemiş sanısıyla, bu büyük acısını dindirmeye kalkar; gireceği bir sınav öncesi, aynı Akutagawa gibi, birkaç kutu uyku hapı içerek intihar eder 1929’da… Henüz öğrencidir bunu yaptığında…  Ancak ölmeyi başaramaz. Dazai bu intihar girişiminde kendine kıymayı başaramaz ve kurtarılır. Akıl hastanesine yatırılır. Bu hastanede kaldığı süre içinde, ailesinin de desteği kesmesinden ötürü,  hastanenin kötü koşulları yüzünden, sol akciğerinde bir yara saptanır ve kan kusmaya başlar Dazai. Vereme yakalanmıştır… Artık sinirleri, bir kelebeğin kanadından daha incedir. Güvenini kaybetmiştir asık suratlı hayata. “Bir giysi yapmak üzere kumaşı keserken yanlış ölçü alınmışsa, parçaları birleştirmek olanaksızdır, hepsini atıp yeni bir kumaşla işe başlamak gerekir.”  (Yazarın ‘Batan Güneş’ kitabından) Sinirleri harap bir şekilde hastaneden çıkan Dazai, toplumda çok da kabul edilmeyen bir mesleğin, soylu fahişeliğin temsilcisi sayılan geyşalık mesleğinden bir kadınla gizlice evlenir. Bu belki de bir sığınma ihtiyacının sonucudur, bir kadının şefkatli kollarında teselli bulmak? Dazai’nin evlendiği geyşanın adı Oyama Hatsuyo’dur. Her ikisi de henüz çok gençtir ve hayat, bu gencecik yaştaki iki insana da taşıyabileceklerinden fazla yük yüklemiştir. Bu kez Dazai, aklındaki kemirgen şeytanı, intihar etme fikrini genç eşine önerir; ‘birlikte intihar edip, bu hayattan kurtulalım’… Çocuk yaştaki ''hayatla didişmekten yaralı düşmüş'' iki sevgili, kutularca uyku ilacı içerek   intihar ederler. Ancak, ölüm yine kabul etmez sevgilileri… Her ikisi de kurtarılır ölümden. Ancak tragedyanın daha oynanmamış başka mizansenleri vardır. Dazai, bu ikinci intihar girişiminden kurtarıldığında, eşinin kendisini aldattığını öğrenir ve keder dağına bir akbaba daha konar… Ayrılırlar. Kafası ve güveni iyiden iyiye karışan genç yazar, kendisini uyuşturma yoluna gider. İçki ve haplara sığınır. Neye inandıysa, çevresindeki sözüm ona yoldaşları ona ''tamam'' deyip, başka kalleşlikler içindedirler. Yalancı ve sorun karşısında basiretsizdirler. İnanmış bir kalbin kırılması için bundan daha büyük bir darbeye ihtiyaç yoktur. İki kez ölümün reddettiği bu genç yazar, sadece yazmakta ve ölmeye çalışmaktadır artık. Bu kez karşısına 19 yaşında, içkili bir barda çalışan Shimeko Tanabe adlı bir kız çıkar. Bir başka hayat yorgunu olan Tanabe, bu kederli ama yetenekli yazarın çılgınca kabul edilen sistemle tutuştuğu savaşa saygıyla yaklaşır. Onu dinler, onu sever ve anlamaya çalışır. Kısa bir zaman sonra, içinden çıkamadıkları bu ''büyük can sıkıntısı ve yalnızlık duygusu'' her ikisini de, zorlu bir karara sürükler; birlikte intihar etme fikrine… İntihar, Dazai’nin penceresini her açtığında, dallarında ölü insanların sallandığı kupkuru bir ağaç gibi gözünün önünden hiç gitmemiştir. Hatta Dazai, sevdiği bir insanı bu ''köpek çağının'' içinde bırakmamayı belki de erdemlerin en üstünde görüp, onu da ‘kurtarmayı’ kurmaktadır aklının dolambaçlı kıvrımlarında… İntihar, bir kez daha sahne alır. Her iki sevgili de, serin bir gece Kamakura’da denize atlayarak kendi canlarına kıymaya kararı verirler. Bunu yaparlar da… Ancak, ölümün bir türlü kabul etmediği Dazai, bu intihar girişiminde de kurtarılır. Üçüncü kez, ölümü alt etmeyi başaramamıştır genç yazar. Ancak bu ''kurtarılış'' onda dayanılmaz bir sancı yaratır… Çünkü kendisinin kurtarıldığı bu intihar girişiminde, sevdiği kadın, serin suların kucağında ölüme ulaşmayı başarmış, Dazai’yi yaşamın vahşetinde yalnız bırakmıştır. Dazai, bu olayı, yıllar sonra kaleme aldığında şöyle yazar;  ''O gece, Kamakura’da denize atladık. Kadın, kuşağının kafede birlikte çalıştığı bir arkadaşının olduğunu söyleyerek güzelce katlayarak kayaların üstüne koydu. Ben de paltomu çıkarıp aynı yere koydum ve birlikte denize girdik. Kadın öldü ve ben kurtuldum.'' Bu olayın ardından Dazai, polis sorgusuna alındıysa da, kalbi paramparça, neredeyse ölüme bağımlı bir halde olduğundan ve bir suç unsuru bulunamadığından, polis tarafından serbest bırakılır. Bu ruh haliyle, okuduğu okulunu da tamamlayamayan Dazai, bu sabrı zorlayan yalnızlık girdabından kurtulmaktan başka hiç bir şey istememektedir. Bir fırsatını bulur ve kendini asar… Ancak yine başaramaz ölmeyi; bu kez de ipin kopmasıyla hayatta kalır. Büyük bir karanlığın içinde, gözleri kapalı bir hayvan gibi başıboş salınmaktadır. Onun sığınacak bir limana ihtiyacı vardır. Ölümle çekişmesinde ne ölmeye, ne kalmaya gücü tükenmiştir çünkü. Yazmak ve ölmek arzusu… Hayatında başka hiç bir şey bu kadar egemen değildir. Kitapları; insan doğasının karmaşık ruh halleri, zihinsel hastalıklar, saplantılar, kibir, özgürlüğe bakış, sosyal ilişkilerin dayatmacı tutumları, insan olma bilinci ve savaş sonrası Japonya gibi bir dizi önemli konu hakkında fikirler veren Dazai, Japon edebiyatının kırılgan çocuklarından, serseri ruhlarından biridir. Karşı çıkamadığı dürtülerle yüzleşme ve çoğunlukla yaşamın ‘ihanet dolu anlamsızlığının güzelim duyguları katletmesi’ temalarının temel alındığı Dazai’nin kitapları, okuyucunun omuzlarına ağır bir yükün bindirilmesine benzer etki bırakır. Sanki insanın doğasında olan vahşi, dayatmacı / tehditkar ruhuna, şeffaf bir ayna tutulmaktadır. İnsanın düşleri ve gerçekleri arasındaki uyumsuzluklar, içimizi oyan hüzünlü bir şarkı gibi, çooook uzaklardan duyulmaktadır. Osamu Dazai, en ünlü eseri sayılan “ İnsanlığımı Yitirirken” romanında şöyle seslenir; ''Ölmek istiyorum, daha fazla ölmek istiyorum. Artık geri dönüşüm yok. Ne yapsam da, nasıl yapsam da sonu olmuyor. Utançlarıma utanç katıyorum. Bisikletle, yeşilliklerle kaplı şelaleye gitmek gibi şeyler benim isteyebileceğim şeyler değil. Yalnızca, kirli suçlarıma utanç dolu sefil suçlar ekleniyor. Ölmek istiyorum, ölmeliyim. Yaşamam bir tür suç.'' O, böylesi ölüme gitmeye çabaladıkça onu yaşama iten bir kuvvet vardır sanki? Belki de o kuvvet, son sevgilisi, on gün evli kalıp, ardından terk edilen, kuaför kalfası Tomie Yamazaki’nin, yazarın karşısına çıkmasında gizlidir, kim bilir? Yaralı ve kalbi kırılmış bir hayat, yine ve yine başka bir yaralı hayatla karşı karşıyadır. Kocası tarafından evlendiklerinden on gün sonra terk edilen bir güzellik salonu çalışanı ve tüm yaşam tarafından terk edildiğine inanan ve bir türlü ölemeyen bir  yazar… Tehlikeli bir buluşma formu… Dazai, ruhundaki bakır boruların sağır edici seslerini duyduğuna inandığı bu genç dulun evine taşınır. 1948 yılının Mayıs ayında tamamladığı ''İnsanlığımı Yitirirken'' adlı kitabının bir klasik olacağını bilmeden, yeni bir kitap üzerine çalışmaktadır. Artık 39 yaşındadır ve uğruna savaş vereceği, güvenebileceği, inanabileceği bir düşü, artık taşımakta zorlandığı yaşam ağacında bir yeşil dalı kalmamıştır. Ne dalında öten bir serçe kuşu, ne kökünde kıpırdaşan karıncalar… Umutsuz yazarın görünen yüzü insana benzese de, artık Dazai’nin yorgun, kırık kalbinde sonsuz bir Antarktika var. Yazmaktan yorulduğu ve belki de tamamlamak istemediği son kitabını yazdığı kalemi öylece bırakarak; Dazai ve sevgilisi Tomie Yamazaki, bir gece hiç konuşmadan birbirlerinin karanlık dehlizleri andıran gözlerinin en uzak derinliklerine bakarlar. Hiç konuşmazlar. Uzun uzun, hiç konuşmazlar. Sonra oldukça yavaş adımlarla sokağa çıkıp, Tokyo’daki, Tamagawa Kanalı boyunca sessiz bir yürüyüşe başlarlar. Mevsim yazdır. 1948 yılının 13 Haziran günüdür dışarıda akıp giden… Son kez bakarlar birbirlerine ve aniden ikisi de kendilerini Tamagawa Kanalı’na bırakırlar. Altı gün sonra, tam da doğduğu gün, 19 Haziran’da bulunan cesedinin cebinden kısacık bir not çıkar Dazai’nin;  “Doğduğum için beni affedin.”… Bu kez kendini öldürmeyi başarmıştır Osamu Dazai… Ardında, hala tüylerimizi diken diken eden o kısacık not ve tamamlayamadığı son kitabı ''Hoşçakal'' ın eskizlerini bırakır yazar… ''Hoşça kal''? Dünyada kalanlar için bir sabır dileği gibi değil mi sizce de?
İnsanlığımı Yitirirken
OKUYACAKLARIMA EKLE
8
51