Bir gün onunla konuşup konuşamayacağımı da, konuşursam perişan hayranlığımı ona nasıl anlatacağımı da bilemiyordum.
Ne ki, sanki bedenim bir arp, onun sözleri ve jestleri de arpın tellerinde gezinen parmaklardı.
Burası daha önce hiç gireni olmamış bir gönül. İstersen, yani gerçekten bir anlığına bile olsa istersen çekinme. Buyur gir içeri.
İçeride kimseye göstermediğim rengârenk hayallerim yok. Çünkü hayal kurmayı beceremiyorum.
İçeride göreni şaşırtacak parlak benzetmelerim, pırıl pırıl imgelerim, birbirine ustalıkla eklenmiş şıkır şıkır cümlelerim yok.
Fakat belki bir fincan nane çayı buluruz.
Şu köşeye oturur, kokusuyla sermest olur, ıstıraplarımızı buhuruyla dağıtmaya çabalarız. Sana ismini bildiğim bitkilerden söz ederim. İsmini bilmediğim uzak yerlerden bahis açamam fakat.
Gönlünün şehrinden hiç dışarı çıkmamış bir mahkûmum ben. Kıraç bir yamacın eteğine benzer şehrim. Anlatacak bir şey yoktur.
Üç bin yıllık atalarımızdan kalma bir taş, altın varaklı bir çeşme, sokağa öpücük gibi kondurulmuş bir köşk, gölgesinde kendini koca bir ormanda saydığın çınar… Hiçbiri yoktur.
Hem girmeyeceksen de dert etme. Uzaktan sevmelerin birincisidir gönlüm.
Hatta belki en güzeli uzaktan sevmektir.
Nane çayı kalsın.
|İ.Kılıçarslan
Karakterin aldığı nefesi, üşüyen ayaklarını, sıkışan göğsünü birebir hissedeceğiniz,
‘Allah aşkına neler oluyor burada!’ diyerek şaşkınlıkla bitireceğiniz,
yazarın ısrarla kurgu olmadığını vurguladığı ama aslen Arai isimli bir gencin anılarından etkilenerek yazdığı,
yüzyıl önce yazılmış olmasına rağmen hala gerçekliğini koruyan ve sizi derinlemesine etkileyen,
gerçeklerden esinlenerek yazılmış bir kurmaca roman okuyacaksınız.
Tuhaf, tekinsiz ve rahatsız edici ama bırakamıyorsunuz.
NOT: Klostrofobisi olan uzak dursun:)
Tesadüfen verdiğiniz bir tepkinin kimi nasıl etkileyeceği belli olmuyor işte. Aksine birisini etkilemek için özenle sarf edilen emekler çoğunlukla boşa çıkıyor.