Fatih şıvkın

Trabzon, kıyıda demirlemiş, her biri aşağı yukarı ikişer grostonluk dört paslı askerî nakliye sefinesi ile, mazı ve akçaağaçlar içinde âdeta kaybolan Fâtih Câmii ve çevresindeki, herbiri mütevâzı birer mimârî şâheseri olan küçük evler ile, başta Zağnos Paşa’nınki olmaküzere taş köprüleri ve nice câmi ile, Küçük Ayvasıl Kilisesi, hükümet binâları, konaklar, kâşâneler ve semâda uçan martılar ile, evet! İşte bu hâli ile Trabzon o sabah yağmur sonrası, Kara­deniz açıklarından bir sulh, sefâ ve selâmet şehri olarak âde­ta cennet gibi görünüyordu. Ama görüntüsünün üzerinde ufkî ve şâkulî iki çizgi, bunların üstlerinde ve yanlarında ise, nişângâhın iç taksimât rakamları vardı. Derken sert ve şedit bir ses duyuldu: “Zagruzka! Pastoraniye devyitsot!” Bu kar­şı konulmaz emrin ardından, suratları isten kapkaradört tomarcı, iki metre uzunluğundaki cehennemi mermiyi kan ter içinde var güçleriyle,18 inç çapında ve neredeyse bir minâ­re uzunluğundaki o lendûhâ misâli topun kamasından içeri sürdü. Kamacı hava supabını açtıktan sonra dört parça imlâ hakkı da, kızak üzerinden zorbelâ kaydırılıp dev topun namlusuna dolduruldu. Topun has çelikten mamûlmuaz­zam kama bloğu gümbürtüyle kapanınca nişâncı erler levye­lere asılır asılmaz, tareti döndüren ve dev topa irtifâ veren koskoca madenî çarkların çelik dişlileri birbirlerine geçiver­di. “Çata-çata-çat-çat! Çat!” sesleriyle ölümcül top he­defe tevcih olurken, son bir“Çaaat!” sesiyle durduğu anda, kule sarsıldığıiçin mürettebat oraya buraya tutunmuştu.Kuledeki sessizlik, gözünü nişangâhın içtaksimâtından ayırmayan nişâncının, “Gatovi!” sesiyle bozuldu. Erler elle­rini kulaklarınagötürüp eğildiler. Ardından deniz topçusu Yüzbaşı Almaşov, “Stelyat!” diye bağırır bağırmaz,devâsâ top, kulakları sağır eden dehşetengizbir gümbürtüyle patla­yıp
Reklam
Arabî Ânî âbimiz Dâhî Kirâmî Efendi’ninşu barbar Moğol, yani İhsan Sait hakkındakimülâhazalarını Târih-i Kül­hâni'de şöyle nakletmiştir ki:“Hava sefinesini artık inşâ edebileceğinekanaat getirdi­ğinde, o gözleri çekik, elmacıkkemikleri çıkık, suratı geniş yezit, yani hayâsız haysiyetsiz İhsan Sait nâm Moğol’un ku­şuuyanmış, kendini bir halt sanmaya başlamıştı. İlim, fen, irfân, sanat, din, edebiyat ve daha bir nice zagon ve raconla medenî âleminadam edemediği bu cibilliyetsizin, kravat bağladığı hâlde esasında asimile bir barbar olduğuna, akıl fi­kir sahibi her insan sarrafı kalıbını basardı. Çünkü ilâh mu­harrirler kadarmütevâzı olmayan bu vahşi, kibirle, ilâh de­ğildaha da fazlası, Moğol olduğunu söylüyordu.Ona göre bir Moğol, kendisi dâhil hiçbir ilâha tapmayacak kadar asil­di. Her asil gibi cesur da olduğundan, sağlamcı ve yüreksiz zavallılara, aslında garantili birer ahıret talimâtnâmesi olan kitâplar indirerek kendi hürriyetini kısıtlayan bir ilâha değil, ne zaman yıldırımlar savuracağı, ne zaman kar yağdıracağı, ne zaman açacağı ve ne zaman dolu boşaltacağı asla tahmin edilemez, o mutlak anlamda hür, Gök Tanrı’ya saygı duyar­dı. Tövbe!Hava sefinesini inşâ edeceğinden emin olduğu için kıçı kalkan İhsan Sait nâm bu içi karaâdemoğlu kendi­ni, cihân hükümdarı Cengiz’invefâtını müteâkip imparator­luğun kendisinekavanço edildiği Ogeday zannediyor ve utanmadan damarlarındaki barbar kanıyla övünüyordu. Kendisini işbu dünyanın hâkimi sanan yezit, ‘Gökyüzünde nasıl ki bir Tanrı varsa yeryüzünde de bir tek kral olmalı,’ di­yenCengiz’den bir adım ileri giderek, Gökyüzü’nün de hü­kümdarı olmak azmini taşımaktaydı. Bir bozkurt, belki de bir smokinli kurtadam olan bu vahşi, devâsâ kubbeleri gök­lereyükselen mabetlerin, yıldızlara uzanan kuleleriyle sa­rayların, yumurta kabuğu

Fatih şıvkın

, bir kitap okudu
9/10
·192 syf.·
2023 19. kitabı
Falih Rıfkı Atay
8.5/10 · 14,8bin okunma
ki hikâye işittim. Masal olmadığı için anlatayım:Cemal Paşa artık ordu kumandanı değildir.Mütareke yakındır. Artık, harbe niçin girdiğimiz tartışılabilir, büyük adamların küçük adamları adam yerine saymak ve onlarla görüşmek sırası gelmiştir.Arkadaşım Y. K. bahriye çatanası içinde Büyükada'ya giderken sordu:- Paşam, söyler misiniz, bu harbe niçin girdik?Ve üç dört yıl içinde bunalttığı bir nefesi boşaltmış gibi ohlayarak bekledi. İşte cevap:- Aylık vermek için!Ve ilave etti:- Hazine tamtakırdı. Para bulabilmek için ya birtarafa boyun eğmeli, ya öbür tarafla birleşmeli idik.Kırtasiye ve maaş imparatorluğunun tarihi işteböyle biter..Bu fıkranın belki büyük bir değeri olmayacaktı,eğer sonraları şu hikâyeyi işitmeseydim:Sakarya'ya yaklaşıyoruz. Bir millet olarakkalmak için harp etmek ve muzaffer olmak lazımdır. Tam o zaman da maliye durmuştur. İlim, ihtisasve tecrübe, Mustafa Kemal'e hükmünü söylüyor:- Hazine'de para kalmamıştır, bulmak ihtimalide yoktur.İlim, ihtisas, tecrübe... Büyük kelimeler, büyükve korkunç! Verdiği kararda şu: Türk milleti istiklaliniödeyemez!Aylık vermek için harbi bırakmak lazımdı.Mustafa Kemal'in kararı bu değildi. Vatan veistiklali idi. Ve en iyi kanunu arayıp buldu: ''Milletinnesi var, nesi yoksa yüzde kırkını vatan savunmasıiçin verecektir.''Sakarya, Dumlupınar, İzmir ve Lozan... hepsiniböyle ödedik.Mustafa Kemal, Büyük Harp'e girmek aleyhinde idi: Kafa ve sanat adamı olduğu için!Mustafa Kemal Kurtuluş Harbi'ni bırakmakfikrinde asla bulunmadı: Vatan adamı olduğu için!İşte size bütün kitabın özü: ilim ve vatan adamı olunuz.Hiçbiri yalnız başına, ne sizi, ne de milletini kurtarabilir
Üç tabur, ah üç tabur.Nebi Samoil siperlerinde Kudüs için kan dökenTürk askerlerine bu kadarcık yardım edemiyoruz.O yıl Galiçya topraklarında dövüşmek için yirmibin lüzumsuz Türk bulmuştuk.Bir yığın Anadolu çocuğunu, yurttan kopmuş,uzak Medine içinde, iskorpite ve çöle yediriyorduk.Bir sabah kumandanın odasına girdiğim zaman, gözlerinin ağlamaktan yorulmuş olduğunugördüm: Kudüs, İngilizlerin elinde idi.Oradaki son Türklerin nasıl kahramanca vuruştuklarını masanın üstünden aldığım şifreli telgraftan okudum. Kudüs'ü İsrailoğulları gibi bırakmadık; Türkler gibi bıraktık. Nebi Samoil üstündenMüslüman veya Hıristiyan mabetlere doğru inenler,Türklerin, son gününü hatırlayacaklardır.Karargâhın içinde: ''Kudüs düştü!'' sözü ölümhaberi gibi yayıldı. Daha şimdiden Beyrut'a, Şam'a,Halep'e gözyaşlarımızı hazırlamak lazımdı.Artık yalnız Anadolu'yu ve İstanbul'u düşünüyorduk. İmparatorluğa, onun bütün rüyalarına ve hayallerine, Allahaısmarladık!Zeytindağı'nın çamları arasından, güneşi hiçsönmeyecek, hiç akşam gölgesi görmeyecek gibibakan Lût çukuru, şimdi bütün imparatorluğu içineçeken bir mezar gibi, genişleyip derinleşiyor.Eşyamı ve kâğıtlarımı bavuluma yerleştiriyorum. Artık Şam'dan ayrılıyoruz. Cemal Paşa İstanbul'da istifa edecektir.Tren giderken iki tarafımızda Suriye ve Lübnan'ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. Yarın kendimiziAnadolu köylerinin arasında Kudüs'süz, Şam'sız,Lübnan'sız, Beyrut'suz ve Halep'siz, öz can ve özocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız.Kumandanım harap Anadolu topraklarınıgördükçe:- Keşke vazifem buralarda olsaydı, diyor.Keşke vazifesi oralarda olsaydı. Keşke o altın sağnağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş veterkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi!- Eğer kalırsam, diyor; bütün emelim Anadolu'da çalışmaktır.Eğer kalırsa, eğer
Reklam