Mütarekenin ilk günlerinde, bana bir tanıdık diyordu ki:Ne bu zırhlılardan, ne bu ordudan, ne sokak başlarındaki bu makineli tüfeklerden korkuyorum. Beni, korkutan şey, kendi aramızdaki anlaşmazlıklar,kendi aramızdaki nifaklardır. Bizi asıl bu mahvedecek. Ben, içimden diyordum ki, bu adam, bu hükmü hep İstanbul'a göre veriyor, karışık ve bulanık birşehir halkının huyunu bütün millete mal ediyor.Asıl vatanı, asıl milleti, Anadolu'yu hesaba katmıyor. Orası, buradaki nifaklardan ve pisliklerdenarıdır. Orası, benim gözümde, ıstırabın en özlü alevlerinde kaynayıp pişmiş bir hayat mayasıyla yuğrulayuğrula kutsallaşmıştır:Bu ülkede, temiz yürekli, duygulu ve candan insanlar vardı. Zenginin kapısı fakire açık ve gurbetyolları, sonunda mutlaka bir sıcak yurda ulaşacaktı.Orada, bütün kadınlar ana, bütün kızlar kardeş vebütün çocuklar evlattı. Oranın taşı arkadaş, yoksulluğun derecesi bence malumdu. Fakat, bu maddi yoksulluğun içinde bir manevi varlık bulacağımı sanıyordum.Şimdi ne görüyorum? Anadolu... Düşmana akılöğreten müftülerin, düşmana yol gösteren köy ağalarının, her gelen gasıpla bir olup komşusunun malını talan eden kasaba eşrafının, asker kaçağını koynunda saklayan zinacı kadınların, frengiden burnuçökmüş sahte sofuların, cami avlusunda oğlan kovalayan softaların türediği yer burasıdır.Burada, bıyıklarını makasla kırptı diye nice fikirve ümit dolu Türk gencinin kafası taş altında ezildi.Burada, yüzü düşmana dönük, nice vatan mücahitleri savundukları kimselerin eliyle arkadan vuruldu.Burada, milli timsalin, milli bağımsızlık sembolününyolu kaç defa kesildi ve kaç defa oturduğu şehrin etrafı isyan silahlarıyla çevrildi. Burada, ben, vatan delisi millet divanesi; burada, ben harp malulü AhmetCelal yapayalnızım.Bunun nedeni, Türk aydını, gene sensin! Bu viran ülke ve