Fatih şıvkın

Fatih şıvkın

, bir kitap okudu
Puan vermedi·253 syf.·
1 saatte okudu
·
Okunma: 14 Aralık 2021 05:22
·
2021 79. kitabı
Boris Vian
7.3/10 · 2.225 okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Kant bir hümanisttir. Yani o ahlakın kaynağım İnsanî varlı­ ğı aşan herhangi bir dış, aşkın ilkede bulmaz. Ona göre ahlakın J&ynağı Tann bile değildir. Kant’a göre, insan otonom bir varlık­ tır. Yani o kendi yasasım kendisi koyar ve kendi koyduğu yasası­ na itaat etmesi de onun özgürlüğüdür. O halde ahlak yasasının kaynağı, Kant’a göre, ihlalidir. İnsan Protâgöras’ ın da dediği gibi herşeyin, bu arada ahlakî değerlerin kaynağı* yaratıcısıdır. Ama bu hangi insandır? Arzuların, eğilimlerin, tutkulann sa­ hibi olan doğal insan mı? Hayır. Kant insanı insan yapan, onu di­ ğer varlıklardan ayıran gerçek İnsanî özelliğin onun aklı, saf aklı olduğunu düşünür. Ahlak değerlerinin kaynağı insan aklı veya akıllı insandır ve bu akıl insanda ahlakî planında kendisini vicdan olarak ortaya koyar. Kant’a göre eylemler, zorlama altında yapılan eylemlerle öz­ gürce yapılan eylemler olarak ikiye ayrılırlar. Ahlakî eylemler an­ cak ikinci tür eylemlerdir, öte yandan özgürce yapılan eylemler de insanın eğilimlerinden ortaya çıkan eylemlerle, ödev duygu­ sundan veya ödevden çıkan eylemler olarak ikiye ayrılırlar; Şimdi­ ye kadar gördüğümüz gibi birçok filozof, ahlakî eylemlerin insa­ nın arzu ve eğilimlerini tatmin eden, onlara cevap veren, yani in­ sana haz veya muduluk veren eylemler olduğunu savunmaktadır. Oysa Kant’a göre, bunun tam tersine ancak ödev duygusunun et­ kisi, belirlemesi sonucunda yapılan eylemler ahlakı eylemlerdir. Kant ödeve uygun olan eylemlerle ödevden doğan, ödev­ den kaynaklanan eylemler arasında da bir ayrım yapar, örneğin bir bakkalın kendisinden çikolata almaya gelen küçük bir çocuğu kandırmaması ödeve uygundur, ama ödevden çıkmayabilir. Bu, bakkal, herhangi bir şekilde bu çocuğu kandırdığı duyulursa in­ sanların artık kendisine güvenmeyeceklerini ve alışverişe
Düşünce
jjjfahudi-Hristiyan-Müslüman, son zamanlardaki moda deyimiy­ le Ibrahimî tektanncı din geleneği evreni kendi iradesi ile. yok­ tan varlığa getirmiş doğa-üstii, aşkın (Iranscendenl) bir varlık, yani Tann anlayışına dayanır. ^Bu varlık inşam da yaratmış ve onun İçin ahlakî davranış kuralları vaz etmiştir. Doğru davranış bu ku­ rallara itaat etmek ve onlara uygun yaşamaktır. Onlara itaat et­ elemek günahtır ve kötüdür. O halde aynntılannda birbirlerinden ne kadar farklı ahlakî tavsiyeler ve davranış kuralları ortaya koysalar da bu üç tektann- cı din ahlakî iyi ve kötünün kaynağım Tann’ya, Tann’nın iradesi­ ne bağlama konusunda kendi aralarında görüş birliği içindedir­ ler: îyi, Tann’nm emrettiği, kötü onun yasakladığı şeydir. Bu tür bir ahlak kuranıma yöneltilebilecek önemli bir kuram­ sal eleştiri şudur: Bu görüşte ahlaklılık Tann’nın emrine boyun eğmeye, ahlaksızlık ise ona itaat etmemeye özdeş kılınmaktadır. Ancak bu, eğer Tann’mn iyi olduğu gösterilebilirse, kabul edil­ mesi mümkün veya doğru olacak ahlakî bir iddiadır. Eğer Tann kötü ise, onun emirlerine niçin uyulacaktır? O halde bu noktada tektanna ahlak geleneği bir ikilem (di­ lemma) ile karşı karşıyadır: Ya Tann’nın iyi olduğu varsayılmak yerine ispat edilecektir veya Tanrinın emirleri salt teolojik bir zeminde değil tamamen ahlakî kanıdara dayanılarak haklı çıkarıl­ maya, yani kanıdanmaya çalışılacaktır. Ancak bu iki çaba da birtakım güçlüklerle karşı karşıyadır: Çocuk ölümleri, günahsız insanların katledilmeleri, kötü insanlar yanında iyi insanları da kınp geçiren salgın hastalıklar Tanrinın mudak iyiliğine karşı çıkan güçlü kanıdar gibi görünmektedirler, öyle ki ünlü Fransız yazan Stendhal, dünyada mevcut kötülükler ve acılardan harekede, Tanrinın tek mazereti, var olmamasıdır’ demiştir. Eğer diğer seçenek
Düşünce
Ahlak felsefesi ile birlikte felsefenin değerleri inceleyen kısmına giriyoruz. Daha önce olgu ile değer arasında bir ayrım yapmıştık. Basit olarak ifade edersek olgu, gerçeklikte meydana gelen ve öl­ çülebilen bir olaydır, örneğin şu anda dışarıda yağmur yağması veya bundan iki yüz sene önce Fransa’ da bir devrimin ortaya çık­ mış olması, biri fiziksel, diğeri tarihsel alanda ortaya çıkan ve öl­ çülebilir özellikleri bulunan iki olay veya olgudur. Buna karşılık yağmurun yağmasını bazılarımız -örneğin tarla­ sına tohum atmış olan ve onun sulanmasını bekleyen çiftçi, ‘iyi’-; bazılarımız -örneğin kurutmak için çömleklerini dışarıya çıkarmış olan çömlekçi- ‘kötü’ olarak görecek, bu olayın ‘ iyi’ veya ‘kötü’ ol­ duğunu söyleyeceklerdir. Şimdi yağmur yağması olayının gerek çiftçinin, gerek çöm­ lekçinin duygularından veya değerlendirmelerinden bağımsız ve aldı başında her çiftçi ile yine aklı başında her çömlekçinin üze­ rinde uyuşması gereken bazı özellikleri olduğu açıktır, 'örneğin o, her ikisinin de kabul edeceği üzere şiddetli veya hafif veya sa­ atte bir metre kareye beş veya on litre düşecek bir biçimde yağ­ maktadır vb. İşte bu ikinci tür özelliklerin bu olayın ‘olgusal’ ya­ nına ait olduğunu söylemek mümkündür, öte yandan aym olayın çömlekçi veya çiftçinin arzu, ihtiyaç, duygu ve istekleri ile ilgi­ li bir yanının, yani üzerinde her ikisinin de uyuşmasının zorunlu olmadığı bir yanının, onlar tarafından ‘ iyi’ veya ‘kötü’ olarak ni­ telendirilmesi mümkün bir yanının olduğu da açıktır. İşte onun bu yanma da ‘değersel’, ‘değerle ilgili’ yanı diyoruz. Çevremizde bulunan nesnelere ve olaylara tepki gösterdiği­ mizde, onlan yalnızca birinci türden, yani olgusal bir araştırma­ nın konusu yapmakla yetinmeyip, aynı zamanda onlar üzerinde yukandaki türden birtakım
Düşünce