Fatih şıvkın

Sofistler Yunan dünyasında Platon ve Aristoteles'ten önce eğitim ve öğretimi kurumsallaştıran ilk insanlar olmuşlardır. Sofistlerin eğitim konusundaki sloganları maha­ ret, sanat ve yararlılıknr. Zenaat ve sanatların, sanayinin gitgide önem kazandığı bir dünyada bunlar anlaşılabilir ereklerdir. Sofistlere göre si­ yaset bir sanattır ve öğretilebilir. Aynı şekilde hitabet ve eğitim de birer sanattır ve öğretilebilirler. İnsanların hayatlarının kaba ve çekilmez ol­ duğu vahşi ve ilkel durumdan onların kurtulmasını sağlayan şey, sanat­ lar ve onların getirdik l eri rahatlık, kolaylık ve faydalar olmuştur. On­ ların hayatlarının daha üst düzeyde, gelişmiş olarak sürmesine imkan verecek olan şeyler de yine bu sanatlar ve onların sağladığı bilgi ve us­ talıklar olacaktır. Sofistler Platon'un veya insanın en doğal ihtiyacının sırf "bilmek için" bilmek olduğunu ileri süren Aristoteles'in bu idealin­ den çok uzaktırlar. Onlar için bilgi işe yarar bir şeydir ve bu da sanat­ tır. Protagoras'ın olsun, Gorgias'ın olsun amacı işe yarar bilgilere veya sanata sahip insanlar, yurttaşlar yetiştirmektir. Bilgiyi, özellikle pratik ve işe yarar olma özelliği açısından ele almak ve mümkün olduğu ka­ dar geniş halk kitlelerinin hizmetine sunmak, bu kitleleri eğitmek için yazılar kaleme almak gibi kaygıların 18. yüzyıl Aydınlanma filozofla­ rının da temel kaygıları olduğunu ve özellikle Fransız Aydınlanmacıla­ rının bu amaçla ünlü Ansiklopedilerini kaleme aldıklarını biliyoruz.
Düşünce
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Aydınlanmacı tutum doğal olarak toplu­ mun, siyasi rejimlerin, dinin, ahlaki değerlerimizin gelenekiere değil, makul ve doğru geleneklere, insanı aşan ve sorguya çekilemez bazı 4 solistler in genel bir deterlendirilmesi 7 7 varlıklara değil, insan aklı ve tecrübesi ile açıklanması ve meşrulaştı­ rılması mümkün doğal ihtiyaç ve ilgilere dayandınlmasını isteyen eleştirici bir tutumdur.
Düşünce
Kritias burada Protagoras gibi insanlığın bir ilk halinden bahse­ derek sözlerine başlamaktadır. O da insanlığın ilk döneminin düzensiz, hayvansı ve güven içinde olmayan bir dönem olduğu görüşündedir. Bu dönemde iyiler müki i fadarını bulmamakta, kötüler cezalandırılma­ maktadır. Bu, kısaca gücün ve şiddetin hakim olduğu eir çağdır. An­ cak bu durum insanın temel ihtiyaçlarına aykırı olduğu için bir süre sonra insanlar bu gücün ve şiddetin ortadan kaldırılması, adaletin ha­ kim kılınması ve suç işleyenierin cezalandırılması için yasalar koyma­ yı düşünmüşlerdir. Bu ikinci dönemde yasalar aleni olarak işlenen suç-3 ge ç dönem so�stleri 71 ları engeller n eyi sağlamışnr, ancak gizlice işlenen suçları, şiddet fiilieri­ ni ortadan kaldırmakta yetersiz olmuştur. İşte bu dönemde de akıllı, uzağı gören, kurnaz düşüneeli biri insanları bu gizlice işledikleri suç­ lardan da caydırmak için T anrı korkusunun işe yarayacağını düşün­ müştür. Böylece her şeyi gören, her şeyi işiten, insanların gizlice işle­ dikleri suçları kadar gizli niyetleri de gözünden kaçmayan tanrılar kavramını icat etmiştir. Böylece o insanları tanrılar diye bir soyun var­ lığına inandırmış ve hayatlarını tanrı korkusuyla daldurarak onları de­ yim yerindeyse ehlileştirmiş ve medenileştirmiştir (DK 88 B 25). O halde Kritias'a göre tanrıların var olduğu inancı aslında boş bir inançtır, işe yarar bir masaldan başka bir şey değildir. Tek kelime ile bir yalandır, kurnaz kişilerin uydurdukları bir yalan. Bu inancın kaynağında insanların korkuları vardır. O halde Kritias'ın kelimenin tam anlamında bir . tanrıtanımaz (ateist) olduğu anlaşılmaktadır.
Din
Glaukon'un anlatışına göre bu kurar n şunu söylemektedir: 3 geç dönem soRstler i 69 "Doğada haksızlık etmek iyi, haksızlığa uğramak kötü bir şeydir. Haksızlığa uğrayanlar ise haksızlık edenlerden daha fa z ladır. İnsan­ lar birbirlerine haksızlık ede ede, haksızlığa uğraya uğraya, birinin hazzını, diğerinin acısını duymuşlardır. Haksızlığa uğramaktan sa­ kınamayacaklarını, haksızlık etmeyi ise her zaman beceremeyecek­ lerini anlayınca, bir anlaşmaya varmayı düşünmüşler, kanun koy­ muşlar, kimse haksızlık etmeyecek, haksızlığa uğramayacak diye. Kanunun buyurduğuna, kanuna uygun olana da doğru demişler. İş­ te doğruluğun kaynağı budur" (358 e-359 a). Şimdi bu kurar n birkaç cümle ile özetlenmiş olarak Hobbes'un Leviathan'ında geniş olarak sergilediği toplumsal sözleşme kuramının tıpatıp aynıdır Burada Hobbes'un bu kuramında ele alınan belli başlı kavramların hemen hemen tümü vardır: Bu kurar n da, Hobbes'unki gibi bir doğa durumu ve medeni durum ayırt etmektedir. Burada da in­ sanların doğal durumda birbirlerine zarar verme imkanlarının aşağı yukarı eşit olduğu kabul edilmektedir. Burada da doğal durumda he­ nüz iyi veya kötü, adil veya adil olmayan diye bir şey yoktur. Burada da bu kavramlar ancak medeni duruma geçildiğinde ortaya çıkmakta­ dır. Yine burada insanlar doğal durumda haksızlık etmekten elde edi­ lecek avantajla haksızlığa uğramaktan uğranacak zararı karşılaştır­ makta, ikincinin birinciden daha fazla olduğunu görmektedirler. Nite­ kim onları doğal durumu bırakıp, medeni duruma geçmeye itecek olan neden de bu bilgi veya bilinç olmaktadır. Burada da doğru ve yanlışın, iyi ile kötünün, haklı ile haksızın belirlenmesinde esas kaynağın yasal durum ve yasanın kendisi olduğu söylenmektedir. Ancak söz konusu sözleşmeden sonra yasanın buyurduğu doğru veya adil,
Yeniçağ'ın başlarında J.Locke insan doğasına atıf t a bulunarak bütün insanların doğal olarak yaşama, özgürlük ve mülkiyet haklarına sahip olduğunu ileri sürmüş, buna karşılık 19. yüzyıl filozofu Nietzsc­ he yine doğa, insan doğası kavramına dayanarak doğa bakımından da­ ha üstün olanın, üstün insanın her şeye hakkı olduğu yönündeki öğre­ tisini geliştirmiştir. İşte bu aynı durumu üzerinde konuştuğumuz dö­ nemde de görmekteyiz. Hippias ve Antiphon insan doğasının her yerde aynı olduğundan hareketle doğa bakımından herkesin eşit olduğu so­ nucunu çıkarmışlardır. Buna karşılık Thrasymakhos doğaya baktığında daha büyük ve daha güçlü hayvanların zayıf olanları yediği, daha zeki ve daha kurnaz insanların da aptal veya daha az zeki insanlara hükmet­ tiğini görmektedir. O halde Thrasymakhos'a göre güçlü olanın zayıf olanın efendisi olması doğaldır ve adildir. Hakkın kaynağı kudrettir. Thrasymakhos'un sözleriyle "adalet, güçlünün işine gelen dir." Bundan dolayı da "güçlü olanın yönetmesi adildir"(Devlet, 338 c vd). Ancak, güçlü olanın yönetmesi gerektiği yolundaki kurar n dan da kendi içinde çelişik bazı sonuçlar çıkarılabilir: Güçlü olanın hakim olmasının veya zayıf olanı yönetmesinin adil olduğunu kabul edelim. Ancak güçlü olan kimdir? Hayvanlar aleminde güçlü olanın zayıf ola­ nı yediği bir gerçektir. Dolayısıyla aslanın ceylanı yemesi doğaya uy­ gundur. Ancak insan söz konusu olduğunda onun diğer hayvanlardan önemli bir farkı vardır. İnsanlar aynı zamanda toplumsal hayvanlardır. Onlar bir araya gelip topluluklar kurabilmekte ve böylece kendilerini kendilerinden daha güçlü, yırtıcı hayvaniara karşı koruyabilmektedir­ ler. İnsanların böylece kendilerini vahşi hayvaniara karşı koruyabilme­ leri gibi, zayıf insanların bir araya gelip güçlerini, zekalarını veya kur­