Eskiden insan biliyordu (ya da belki de seziyordu) ki, meyvenin çekirdeğini taşıması gibi, ölümü kendi içinde taşımaktadır. Çocukların içinde küçük, yetişkinlerin içinde büyük bir ölüm vardı. Kadınlar, ölümü kucaklarında; erkeklerse göğüslerinde taşırlardı. O vardı işte ve ölüm, onların her birine garip bir ağırbaşlılık ve sakin bir gurur verirdi.
Bu şiirlerde pencereler, Rilke için birçok anlama geliyordu: gözler, bir imgenin çerçevesi, beklentilerin ölçüsü. Hatta pencereler bir davetiyeydi, yaklaşmanız için sizi kışkırtırlar ama düşmenize sebep olurlardı; korkunun başlangıcıydılar. Bir şiir "O gün bir 'pencere' gibi hissediyordu" diye başlar, "sanki yaşamak bakmaktan fazlası değildi."
Freud makalesinde, Rilke'nin ölüm beklentisinin içinde aynı zamanda ona eşlik edecek yasın öngörüsünün de yer aldığını yazdı. Yaklaşmakta olan acıya dayanamayacağından daha en başta güzelliği deneyimlemeye karşı bir direnç oluşturmuştu. İnsan hiç sevmediği bir şey için yas tutamazdı.