Afrikalı kölelere topraklarından ayrılmadan önce son su diye bir su içirirlermiş. Böylece kölenin geçmiş hayatını unutacağına ve yeni hayatına çabuk alışacağına inanırmış ailesi. Mutfağa gidip damacananın önüne çöktüm. İçebildiğim kadar su içtim...
Herkes işçiydi ve hayatını bugün kovulursam iş bulana kadar kaç ay idare edebilirim korkusuyla devam ettiriyordu. Yoksulların birbirlerine verebilecekleri tavsiyeleri dahi yoktur, ancak aynı ekmeği bölüşmek gibi bir cömertlikle aynı kaderi bölüşebilir, en büyük parçanın kendilerine düşmesine sevinebilirler.
Hava karardı. Odanın ışığını yakmadılar. Gülden ağladı. Besim yerinden kalkıp Gülden'in yanına oturdu ve hıçkırıklarının arasında kim bilir kaç kez, sanki sadece ona ait bir dinin en büyük duasını tekrarlar gibi "sana inandım, sana inandım, sana inandım" diye inledi.
Babasına bir şey diyemediği için öfkesini senelerdir bastırıyor, bastırdıkça dişlerini sıkıyor, öz babasına duyduğu nefreti omuzlarında korkunç bir ağırlık olarak taşıyordu. Nefret ettiği halde yine de onlardan sevgi dilenen bir çocuk gibi, kırk beş yaşında, evet, kırk beş yaşında bir çocuk gibi yanlarında yörelerinde dolanmak, kendini beğendirmeye, sevdirmeye çalışmak, yaptığı her şeyi içindeki öfke ve nefret duygusuyla hep o küskün halle yapmak, büyüyememek, tam olamamak, kendini ait hissedememek, güvensiz ve tedirgin baba evi ziyaretlerinde susmak, susmak ve durmadan susmak kolay değildi. Bunların hepsini Besim Usta bilirdi. Sırtını dayayabileceği bir babaya öyle ihtiyacı vardı ki, yıllar boyu ördüğü bütün duvarları kendine baba diye ördü. Her ördüğü duvarın önüne çöküp yaslanır ve bir yorgunluk sigarasını içerdi. Ben yaptım, elimin emeği, alnımın teri der ve yaslanır; sırtındaki o elin yokluğunu tuğlalarla, duvarlarla doldurmaya çalışırdı.