“Baban öldü. Yol parasını telledim. Derhal gel!” diyordu. Hepsi bu kadardı. Dört beş basit, manası gayet açık kelime... Buna rağmen uzun müddet elimdeki kağıda baktım. Her kelimeyi teker teker ve bir kaç defa okudum. Sonra kalktım, biraz evvel hazırladığım paketi kolumun altına sıkıştırdım, dışarı çıktım. Ne olmuştu? Etrafımda hiçbir şeyin değişmediğini görüyordum. Her şey biraz evvel gelirken olduğu gibiydi. Ne bende, ne beni saran eşyada bir başkalık vardı. Maria herhalde pencerede beni bekliyordu. Buna rağmen artık yarım saat evvelki “ben” değildim. Binlerce kilometre uzakta, bir insan yaşamaz oluvermişti; bu vaka günlerce belki de haftalarca evvel olduğu halde, ne ben, ne Maria herhangi bir şey sezmemiştik. Günlerin birbirinden farkı yoktu. Fakat birdenbire, avuç içi kadar kağıt, her şeyi altüst ediyor, beni bu dünyadan alıp oraya götürüyor, benim buraya değil, telgrafın geldiği uzak yerlere ait olduğumu hatırlatıyordu.
İnsanlarla dolu bir dünya, ruhlarla dolu bir evren. Sayısız hayat, sayısız çaba, sayısız hayaller ve sayısız hayal kırıklıkları. Hangi birini anlayabilirsin veya anlasan da hissedebilir misin yaşanılan acıları. Bir hayat yaşıyorsun ve yüz binlerce hayat karışıyor hayatına. Neden karışıyorlar, kim bunlar diye dönüp bakmaktan yorulduğunda geçiyor zaman ve sonlanıyor hayatın, ruhun çıkıyor bedeninden. Ve bir ruhtan oluştuğumuzu bu andan itibaren farkediyoruz her birimiz. Bu kitap ölmeden önce farkettiriyor insana ruhtan oluştuğunu. Kendine farklı bakıyorsun, değer veriyorsun yaşamına ve insanlar dışarıdan nasıl görünürse görünsün acaba ne yaşadı, ne yaşıyor demekten kendini alamıyorsun. Ne ruhuna ulaşabiliyorsun insanların, ne hayatını anlayabiliyorsun, anlamsız bir dünyada hayatına rastgele girenlerle zamanını dolduruyorsun sadece. Kendi ruhlarımıza dokunabilmemiz dileğiyle...