Lanet olsun şu parmaklıklara!" diye haykırdı mübaşir.
Sonra başını, bana doğru çevirdi ve;
"Ah! Ne kadar talihsizim, değil mi? Bütün tütünüm gitti işte!" dedi.
"Ben, sizden daha çok şey kaybediyorum," diye karşılık verdim gülümseyerek.
Yere dökülen tütünleri toplamaya çalıştı; bu arada dişlerinin arasından söyleniyordu;
"Benden daha çok şey kaybediyormuş! Dile kolay. Paris'e varana kadar tütün yok! Ne kadar kötü!"
... Ne yapalım ki muhterem tarih bizatihi mevcut değildir ve biz onu yine tarihin çocuğu olan bir insanın ağzından dinlemeye mecburuz.
Tarih, insanları; insanlar da tarihi yarattığına göre ebediyete kadar devam edecek bir fasid dairenin içine kapalıyız demektir ve tarihin bedbahtlığı da kendisinin, menfaat gördükleri zaman en ilahi hakikatı bile red, inkar, tahrif veya ihfa edebilen insanlar tarafından hikaye edilmesindedir...
Duygularıma tercüman olan bir bölüm.
Totoca bana bir dirsek attı. Ayıldım.
"Nen var Zezé?"
"Hiç. Şarkı söylüyordum."
"Şarkı mı söylüyordun?"
"Evet."
"Öyleyse ben sağır olmalıyım. "
Insanın içinden de şarkı söyleyebildiği bilmiyor muydu yoksa? Bir şey demedim. Bilmiyorsa bunu ona öğretmeyecektim.