Tahir ile Zühre meselesi
Duymuşsunuzdur Nazım’ın ‘Tahir ile Zühre Meselesi’ şiirini hatta en deli çağlarınızda bağıra bağıra birilerine okumuşsunuzdur. Ben Nazım’ı bu şiirle tanıdım ve başladım hikâyesini anlamaya…
Tahir ile Zühre aslında bu coğrafyanın hikâyesi bir Türk destanı, İranlılar ve Araplar tarafından kendi destanları gibi lanse edilse de hikâye bizim topraklarımızda geçer ve içinde Türk insanın duygusallığını, naifliğini, samimiyetini barındırır. Hikâyeye başlayayım ayrıntılarda boğulmadan;
Zamanın birinde bu topraklarda çok kudretli bir padişah varmış, yanından hiç ayırmadığı sürekli birlikte hareket ettiği bir veziri varmış. İkisinin arasında ast-üst ilişkisinden ziyade yoldaşlığa, dostluğa dönüşen bir birliktelik zamanla vücut bulmuş. Fakat yedi iklime hakim olmalarına rağmen, her istediklerini hayata geçirmelerine rağmen ikisinin de ortak bir sorunu varmış, bu dert zamanla ikisini daha fazla bir araya getirmeye başlamış, derler ya; Dertleri aynı olanların yolları da bir olur yoldaş olurlar… İkisinin de çocukları yoktur ve olmamaktadır. Nereye gitseler hangi ilacı kullansalar, hangi duayı etseler bir türlü çare bulamazlar…
Bir süre sonra bu dertle baş başa kalan padişah ve vezir, saray sığmaz olurlar ve tedbili kıyafetleri ile şehirde dolaşmaya başlıyorlar. Yine böyle bir gezide padişah bir dervişle göz göze geliyor o an bu adamla konuşmam gerekiyor diye düşünüyor, veziri de yanına alarak dervişin yanında soluğu alıyor. Padişah diyor ki neden bana öyle baktın, derviş cevap vermiyor, padişah ısrar ediyor nasıl düşüyoruz gönlüne söyle bize… Derviş konuşmaya başlıyor; Sen padişahsın, sende vezirsin… Siz bu toprakların sahibisiniz ama ikinizde bir hastalığı var çocuğunuz olmuyor… Padişah ve vezir o an neye uğradıklarını şaşırıyorlar, o şok anını
“Daha çok anlat” dedim.
“Hoşuna gidiyor mu?”
“Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.”
“Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?”
“Gider gibi yaparız.”