jean Louis Fournier bu kitapta yalnızlığı anlatmıyor; onu açıklamaya çalışmıyor bile. Daha çok, insanın içine sinmiş o sessiz boşluğu görünür kılıyor. Okur fark ediyor ki yalnızlık, büyük bir olay değil; çoğu zaman fark edilmeden yaşanan küçük anların toplamı.
Kitap ilerledikçe şu duygu ağır basıyor: İnsan aslında en çok, anlaşılmadığı için yoruluyor. Konuşmak yetmiyor, yanında birinin olması yetmiyor. Çünkü bazen insan, en yakınına bile tam olarak ulaşamıyor. Fournier bunu bağırmadan söylüyor; cümleleri kısa, sade ama etkisi uzun sürüyor.
En sarsıcı tarafı şu: Kitap seni üzmeye çalışmıyor. Drama kurmuyor, acıyı büyütmüyor. Ama tam da bu yüzden daha gerçek geliyor. Çünkü gerçek yalnızlık çoğu zaman yüksek sesli değildir; aksine, gündelik hayatın içine saklanır. Bir kalabalığın ortasında dalıp gitmek gibi… herkes varken aslında kimsenin “tam olarak” orada olmaması gibi.
Okurken insan kendi hayatına dönüp bakıyor. Bazı anlar daha net görünmeye başlıyor: konuşulmuş ama hissedilmemiş sohbetler, gülünmüş ama paylaşılmamış duygular, “iyiyim” denip geçilmiş günler… Kitap bunları suçlamıyor, sadece fark ettiriyor.
Ve belki de en ağır düşünce şurada kalıyor:
İnsan gerçekten yalnız olduğu için değil, “anlaşılamadığı” yerlerde kırılıyor.
Kitap bittiğinde büyük bir cevap vermiyor. Ama sessiz bir soru bırakıyor geride:
Birinin yanında olmak, gerçekten onunla birlikte olmak mı, yoksa sadece aynı yerde bulunmak mı?
Ve bu soru, uzun süre susmuyor.