…; yani kendi küçük hayatlarını dar kafalı küçük formüllere göre yaşayanları, bir araya toplaşmış sürüler dışında var olmayan varlıkları, yaşamlarını başkalarının düşüncelerine göre kalıplara sokanları, kölesi oldukları çocuksu kurallar nedeniyle gerçekten yaşamayı ve birey olmayı beceremeyenleri düşününce bir iki kez acı kahkahalara boğuldu.
Yoğun ve umarsız biçimde cahili oldukları çok daha büyük bir şey vardı: hayat. Üniteryen eğilimleri ve muhafazakar açık fikirlilik maskeleri içinde yorumlayıcı bilimin iki nesil gerisindeydiler, zihinsel süreçleri orta çağa özgüydü. Varoluş ve evren konusundaki nihai bilgiler üzerine düşüncelerinde hem en toy ırk kadar ham hem de mağara adamı kadar eski, hatta daha da bayatlamış olan metafizik yöntemi sezmek; buzul çağının ilk maymun adamının karanlıktan korkmasını sağlayan, asabi çöl İbrani’sine Adem’in kaburgasından Havva’yı yarattıran, ideal evren sistemini kurmak isteyen Descartes’ın kendi zayıf egosuna dair öngörülerden yola çıkmasına yol açan ve evrimle dalga geçerek o an bol alkış almakla birlikte ismini tarihin sayfalarına kötü bir şöhretle yazdıran ünlü İngiliz ruhbanını gayrete getiren o zihniyeti görmek, Martin’i şaşırtmıştı.
Aklımda kayalar kopuyor, duvarlar yıkılıyor
Yüreğimde, kuruyan bir ırmağın yatağındaki
boşluk
Ayak izlerimi bırakmaya çalışıyorum taşların
üstünde
Kimsenin arayıp bulamayacağı bir adresim var artık.
Dostlar da çekilip gidiyorlar hayatımdan
Yürüdükleri yollarda arıyorum anları,
Sevdikleri kıyıların gözlerinde
Kendi sularınca boğulan bir denizim ben
Kendi taşlarınca zapt edilen bir kale
Başımı avuçlarıma alıp sıksam ne olur
Çıkarabilir miyim beynimdeki o kara suyu?
Bir çiçek tarlasına dönüştürebilir miyim?
Ahmet ERHAN