Yakut, mine, zümrüt bana birdir kayalarla,
Bir gül dikeninden örülen taç neme yetmez..
Kâşâne, sedir, sırma, ışık onların olsun,
Bir köhne kitap, bir sarı kandil neme yetmez...
(ŞÜKÛFE NİHÂL)
Ölünceye kadar kör ve sağır sayılırdık. Rüya görmekte olduğunu bilmeyen, bu nedenle gördüğü her şeyi gerçek sanıp gücünün yettiği herkesi o gerçeklikte yaşamaya zorlayan bir insanın derin uyku hâli gibiydi yaşamak.
... Bu durumda son ümidim pencerede kalıyordu. Orada, dışarıda, şimdi bile, ölümün bu ani yoksulluğunda bile bana ait bir şey bulunur kuruntusuna kapılıyordum. Ama pencereye bakar bakmaz, pencerenin duvar gibi örülmüş olmasını istiyordum. Çünkü anlıyordum ki dışarısı, hep aynı duygusuzlukla açılmakta ve dışarıda da benim yalnızlığımdan başka bir şey bulunmamaktadır. Yüklendiğim ve büyüklüğü ile kalbim arasında artık hiçbir orantı bulunmayan yalnızlık. Bir zamanlar ayrıldığım insanlar aklıma geliyordu ve insanlardan nasıl uzaklaşılabileceğini kavrayamıyordum.