Karanlık gökyüzünden inerken, gözümü kırptığım anda alaca karanlığın uçup gideceğini biliyordum. Uçsuz bucaksız toprakların gürbüz göğsünü sergileyişini izliyordum. Davetkar bir çağrıydı. Bir annenin yavrusuna seslenişi gibi, topraklar geceyi çağırıyordu.
Etrafımızdaki herkes gittiğinde, rahatlatıcı ve derin bir sessizlik oldu. Kendimi özgür, bir vadinin sonsuzluğu içinde uçsuz bucaksız ve sınırsız hissettim. Batan güneş, kristal ışıklarını dağıtan büyülü bir göl gibiydi.
Örneğin bir duvarda yirmi saat asılıysa ve ansızın bu saatlere bakarsanız, her sarkaç ayrı bir konumdadır; hepsi, aynı zamanda hem eşzamanlıdır, hem de değildir ve gerçek zaman, aralarından bir yerden akıp gider.
İnsan, yabancısı olduğunu duyumsadığı bir konumu uzun süre ve istediğince sürdürebilir aslında; gelgelelim bu, zaten çok küçük bir öykü; her defasında, daha nerede bittiği tam söylenemeden, son buluvermiş bir öykü.