Ama o çipil gözlerindeki, o kapkara bakışlarındaki mahzunluk, korkulu teslim oluş, o uzun kirpiklerinin yorgun açılıp kapanması, dudaklarından dökülen beceriksiz sözler, sanki bir haftalık tıraşlı gibi duran o yüz, aslında bir gece önceki bakımlı, özenli bir cilt üzerinde aniden bitiveren o iğnemsi, sert, ağrılı kıllar... Dolgun, şehvetli olmasını çok istedigim o dudaklardaki ürkek kırıntılar, yalancı bir gülümseme, hepsi hepsi muhteşemdi.
Seni nasıl severim? Sayayım öyleyse yollarını.
Seni, ruhumun erişebildiği en derin, en geniş, en yüksek
Noktasına kadar severim, görünmeyen bir sonda
Varoluşun ve mükemmel Lütfun sınırlarına ulaşırken.
Seni, günün her bir
En sakin ihtiyacı düzeyinde severim, güneş ve mum ışığıyla.
Seni özgürce severim, insanların Hak için çabalaması gibi;
Seni safça severim, övgüden yüz çevirmeleri gibi.
Seni, eski kederlerimle kullandığım tutkuyla
Ve çocukluk inancımla severim.
Seni, yitirdiğim azizlerimle birlikte
Kaybettiğimi sandığım bir aşkla severim—Seni, nefesimle,
Gülüşlerimle, gözyaşlarımla, tüm hayatımla severim!—ve eğer Tanrı dilerse,
Seni ölümden sonra daha da iyi seveceğim.
Umulmadık anda gelişen bu buluşma, uzun zamandır birbirini tanıyan, ama birbirinin hatırını bile sormamış, belki soramamış iki insanın kaynaşmasıydı sanki. Bazen çocuklaştığımız da olmuştu. Bağıra çağıra haykırmış, binada kimsenin olmadığını bilmenin rahatlığıyla coşkulu kahkahalar atmış, hiç söylemediğimiz kadar içten şarkılar söylemiş, kana kana içmiştik. Birbirimizden korkmadan, birbirimiz hakkında ne düşüneceğimizin endişesini taşımadan…