Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır
Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini
Ormanların en kuytusunu sende görmekteyim
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm
Sende tattım yemişlerin cümlesini
Desem ki sen benim için,
Hava kadar lazım,
Ekmek kadar mübarek,
Su gibi aziz bir şeysin;
Nimettensin, nimettensin.
Desem ki...
İnan bana sevgilim inan
Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
Ve soframda en eski şarap.
Ben sende yaşıyorum,
Sen bende hüküm sürmektesin.
Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
Rüzgarla nehirlerle, kuşlarla beraber.
Günlerden sonra bir gün,
Şayet sesimi fark edemezsen
Rüzgarların nehirlerin kuşların sesinden,
Bil ki ölmüşüm.
-Fakat yine üzülme müsterih ol
Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini
Ve neden sonra
Tekrar duyduğun gün sesimi gök kubbede
Hatırla ki mahşer günüdür
Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum
Cahit Sıtkı Tarancı
Soneler
Yanakları, eskiyi gösteren bir harita;
Güzellik, doğal yaşar, ölürdü çiçek gibi.
Bugünün süsü püsü, piç izleri doğup da
Olmamıştı yaşayan alınların sahibi;
Ölülerin saçına konan altın örgüyle
Gömütün kutsal hakkı kırpılmazdı o zaman,
Yeni yaşam bulmazdı ikinci başta böyle;
Güzel, ölü duvakla kimseye vermezdi şan.
Onda yaşar bu kutsal saatleri geçmişin:
Sevgilim allı pullu değil, yalınkat, berrak;
“Kimseden yeşil almaz kendi ilkyazı için.”
Göz boyamağa kalkmaz eskileri soyarak,
Doğa saklıyor onu – harita, hazinedir:
Düzmece Sanat görsün eski güzellik nedir.
William Shakespeare
Şimdi, onca yıldan sonra, kestane hendeğindeki o sıcak akşamlar, hayatta bir ada, bir masal gibi, yitirilmiş bir gençlik gibi şahane ve dokunaklı gözlerle bakıyor bana. Bakışları öyle derin ve mutlu ki, tatlı, sıcak fısıltıları öyle baştan çıkarıcı ki, cennet efsanesi gibi, Avalon’un kayıp özlem şarkısı gibi harikulade bir hüzün veriyor insana.
O kestane ağaçlarını düşünmek istiyorum biraz, yıllardan sonra bir kez daha, o günlerdeki şiir defterimi, her bir şeyi düşünmek istiyorum, çünkü bir daha geri gelmeyecekler.
Ağaçlar
Birbirimize telefon ediyoruz, çünkü yalnızca bakır kablolar, karmakarışık röleler aracılığıyla birbirimizi uzaklarda el yordamıyla ararken, tıkanık seçicilerin bağlantı noktaları hızla dönerken, sessizliği yoklayıp bir yankı beklerken ayrılığın ilk çağrısı ölümsüzleşiyor, tıpkı bir erkekle bir kadının ayakları altında kıtaların ilk çatlağının açıldığı anda atılan çığlık gibi; okyanus uçurumları oluştuğunda, ansızın biri bir yana, öbürü öte yana savrulunca, bu çığlıkla, onları bir arada tutacak bir ses köprüsü kurmak istemişlerdi, ama sesler gittikçe zayıflamış, sonunda da dalgaların gürültüsü altında sönüp gitmişlerdi.
İşte o zamandan beri, uzaklık, canlılar arasındaki her ilişkiyi, her aşk hikâyesini ayakta tutan öğedir…
Sen "Alo" Demeden Önce