Alnını sıyırıp geçen akşamdır
Oynama sakın, kıpırdama
Öyle bir yakıştı ki duruşuna ufuk
İki hazin mısra şimdi gözlerin böyle
Kaşlarının kemendiyle gölgeli
İki uzun, iki derin ırmak
Buğular içinde akıp giden
Bozma sakın aralığını kirpiklerinin
Bir aynada seyretmek istiyor
İnsan kendini
Hangi yaşta olursa olsun
Bırak dökülsün saçlarından zaman
Anıların gurubundan ince süyem duygular
Büyütsün yüzünün yangınını rüzgar
Turuncu ayini içinde göklerin
Öperek nar içi goncasını dudaklarının…
Ey ayrılığı andıran yakınlık
Ey susuş… İnce ve derin hasret
Bana benziyorsun…
Ama o çipil gözlerindeki, o kapkara bakışlarındaki mahzunluk, korkulu teslim oluş, o uzun kirpiklerinin yorgun açılıp kapanması, dudaklarından dökülen beceriksiz sözler, sanki bir haftalık tıraşlı gibi duran o yüz, aslında bir gece önceki bakımlı, özenli bir cilt üzerinde aniden bitiveren o iğnemsi, sert, ağrılı kıllar... Dolgun, şehvetli olmasını çok istedigim o dudaklardaki ürkek kırıntılar, yalancı bir gülümseme, hepsi hepsi muhteşemdi.
Seni nasıl severim? Sayayım öyleyse yollarını.
Seni, ruhumun erişebildiği en derin, en geniş, en yüksek
Noktasına kadar severim, görünmeyen bir sonda
Varoluşun ve mükemmel Lütfun sınırlarına ulaşırken.
Seni, günün her bir
En sakin ihtiyacı düzeyinde severim, güneş ve mum ışığıyla.
Seni özgürce severim, insanların Hak için çabalaması gibi;
Seni safça severim, övgüden yüz çevirmeleri gibi.
Seni, eski kederlerimle kullandığım tutkuyla
Ve çocukluk inancımla severim.
Seni, yitirdiğim azizlerimle birlikte
Kaybettiğimi sandığım bir aşkla severim—Seni, nefesimle,
Gülüşlerimle, gözyaşlarımla, tüm hayatımla severim!—ve eğer Tanrı dilerse,
Seni ölümden sonra daha da iyi seveceğim.