Ahlak, bireyin toplumla uyumlu bir yaşam sürmesini sağlayan temel yapı taşlarından biridir. Ancak ahlaki değerlerin bireyde nasıl oluştuğu ve hangi psikolojik mekanizmalarla içselleştirildiği, bu sürecin sağlıklı mı yoksa zararlı mı olacağını belirler. Sigmund Freud’un psikanalitik kuramında önemli bir yer tutan süperego kavramı, içselleştirilmiş ahlakın bireyin ruhsal dünyasındaki işleyişini anlamamıza yardımcı olur. Bu yazıda, içselleştirilmiş ahlakın süperego temelli yanlışlıkları, Freud’un düşünceleri ve gerçek hayat örnekleri ışığında ele alınacaktır.
Freud’a göre kişilik üç temel yapının etkileşimiyle oluşur: id (içgüdüler), ego (gerçeklik) ve süperego (vicdan).
Freud süperego’yu şöyle tanımlar:
“Süperego, bireyin ebeveynlerinden ve toplumdan edindiği ahlaki ideallerin içselleştirilmiş temsilcisidir; bireyi ödüllendiren ya da cezalandıran içsel bir ses hâline gelir.”
(Sigmund Freud, The Ego and the Id, 1923)
Süperego, bireyin doğru ve yanlış kavramını şekillendirir. Ancak bu yapı, aşırı katı değerler içerdiğinde bireyin kendi doğasını bastırmasına neden olur.
Bu durum bireyde kronik bir suçluluk, öz-eleştiri ve değersizlik hissi yaratabilir.
Bir çocuk, ailesi tarafından “Hata yaparsan değersiz olursun.” mesajıyla büyütülmüş olsun.
Bu birey, yetişkinlik döneminde mükemmeliyetçi olur ve en küçük bir başarısızlıkta kendini sert şekilde eleştirir.
Öyle ki, yeni şeyler denemekten korkar ve “yeterince iyi değilim” duygusu ile sürekli kaygı yaşar.
Dini kuralları çok katı biçimde içselleştirmiş bir birey düşünelim.
Bu kişi, günlük hayattaki basit zevklerden (örneğin eğlenmek, arkadaşlarıyla vakit geçirmek) bile yoğun suçluluk hissedebilir.
Kendi insani isteklerini bastırdıkça zamanla depresif duygular gelişir ve yaşamdan keyif alma kapasitesi ciddi şekilde