Büşra B.

Büşra B.
@Busrabul
8/10
·224 syf.··
2025 18. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 18 Mayıs 2025 14:24
“Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” diye başlar Anna Karenina ve bu cümle, bana göre edebiyat tarihinin en mükemmel giriş cümlesidir. İşte Alex Schulman da Tolstoy’un bu meşhur cümlesinden yıllar sonra ve bambaşka bir coğrafyada, yine mutsuz bir aileyi anlatıyor. İster 19. yüzyıl Rusya’sında olun, ister 21. yüzyıl Avrupa’sında yaşayın; aile, sorgulanması en zor, her şeyin “mükemmel” varsayıldığı bir kurumdur. Ama çoğumuz hayattaki ilk yaralarımızı tam da bu harika varsayılan yapının içinde alıyoruz. Bazen sevgisiz bir ebeveynden, bazen daha çok kayrılan kardeşten, bazen de küçük yaşta omzumuza yüklenen sorumluluklardan… İşte “Hayatta Kalanlar” da tam olarak sorgulanması en zor şeyi, aileyi anlatıyor. Üstelik çok yalın, çok duru ve sakince. Kitap, üç erkek kardeş ve anne-babadan oluşan çekirdek bir ailenin kendine özgü mutsuzluğunu konu alıyor. Nils, Benjamin ve Pierre kardeşler, annelerinin ölümünden sonra çocukluklarını geçirdikleri yazlık eve geri dönüyorlar. Bu buluşma, geçmişteki travmaları, kapanmayan yaraları ve bastırılmış aile sırlarını gün yüzüne çıkarıyor. Yazar, anlatımı iki zaman diliminde kurgulamış: bir yanda kardeşlerin çocukluk yılları, diğer yanda ise günümüzdeki yüzleşmeleri… Günümüzdeki bölümler geçmişe doğru gerilerken, geçmiş bölümler ileri sarıyor ve kitabın sonunda iki zaman çizgisi birbirine yetişip tamamlanıyor. Tüm hikâye ise ortanca kardeş Benjamin’in gözünden aktarılıyor. Bazı bölümleri duraksayarak, bazılarını derin bir nefes alarak, bazen de kendi çocukluğuma giderek okudum. İskandinav edebiyatının duyguları okurun gözüne sokmadan, sessiz çığlıklar halinde anlatışını çok seviyorum. Aile ilişkileri, çocukluk travmaları, kardeşlik bağları gibi konular sizi etkiliyorsa, bu kitap
Hayatta KalanlarAlex Schulman · Timaş Yayınları · 20252,136 okunma
Reklam
10/10
·592 syf.··
2025 7. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 20 Şubat 2025 15:10
Murathan Mungan bir röportajında “Biriyle çok yoğun bir aşk yaşadığınızda hayattaki diğer her şey geride dursun, bu aşka bulaşmasın istersiniz ve sevgilinizle yaşadığınız bir programı her şeyden değerli bulunursunuz ya, bu roman da böyle bir his uyandırıyor bende. Biliyorum ki; o benim ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ım ‘Görünmez Kentler’im olacak.” diyerek anlatmış emek emek, ince ince işleyip on beş yılda yazdığı “Şairin Romanı”nı. Bence mütevazi bir tavır sergileyerek az bile söylemiş bu harika romana. Çünkü Murathan Mungan, “Şairin Romanı”nı yazarak edebiyatımıza ve Türkçe’ye olağanüstü bir armağan vermiş ve bence yalnızca bizim edebiyatımızda değil dünya edebiyatında da başyapıt olması gereken bir eser ortaya çıkarmış. Size birkaç cümle kurarak bu harika kitabın ne konusundan ne kurgusundan ne de türünden bahsedebilirim. Çünkü inanın bu incelikli kurgulamayı, mitolojik karakterleri, masalsı dili ve okurken hissettirdiklerini anlatmak için sayfalar yetmez. Daha son sayfasını okuyup kapağını kapattığınızda özleyecek ve bu dünyayı bırakıp hemen Anakara’ya tekrar yolculuk yapmak isteyeceksiniz. Eğer popüler kültür kitaplarını seviyorsanız, eliniz hep akıcı ve dili daha sade kitaplara gidiyorsa, klasikleri okumayı gözünüzde büyütüyorsanız; açıkca söylemeliyim ki “Şairin Romanı” size göre bir kitap değil. Çünkü; bitirilmesi için aceleci olmaya gelinmeyecek kadar çok katmanlı bir kitap. Ben uyarımı yapayım da sonra kulaklarımın çınlamasını istemem. Şairin Romanı’nın daha çok okucuyla yolunun kesişmesi dileğiyle…
Şairin RomanıMurathan Mungan · Metis Yayıncılık · 20211,954 okunma
9/10
·592 syf.··
2024 5. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 23 Ocak 2024 13:32
Geçtiğimiz günlerde Hikmet Hükümenoğlu ile birlikte bir adaya yolculuk yaptım: Körburun Büyükada’dan bir durak sonra, günde sadece iki seferi olan, herkese uzak ama içinde yaşanılanlarla da bir o kadar tanıdık bir ada Körburun. Adaya ayak basar basmaz Hükümenoğlu beni sahilin tam karşısındaki Çetin Abi’nin çay bahçesine oturtup anlatmaya başladı. Bu adada yaşanılanları bazen Neriman Abla’nın gözünden, bazen Meral Hanım’ın dilinden, bazen de Seher’in resimlerinden anlattı. Dimitri ve Yorgo’dan bahsederken biraz durgunlaştı. Hayri’yi anarken gözleri sinirden çakmak çakmak oldu. Her şeyi öyle güzel anlattı ki, sanki tüm yaşananlar benim etrafımda geçti. Kısacası, 50’den fazla karakter üzerinden bu küçücük adaya koskoca bir Türkiye tarihi sığdırdı. Tabi bazen tüm olayları anlatayım derken bazı şeyleri havada bıraktı. Mesela, bazı kişileri öyle bir anlatıyor ki; bu karakterler üzerinden olayların ilerleyeceğini düşünüyor ama bir daha o karaktere rastlamıyorsunuz. Ama tüm bunlar adada geçirdiğim vaktin heyecanından bir şey çalmadı. İşin özü, Körburun’a yaptığım yolculuktan oldukça keyif aldım. Bence vakit kaybetmeden siz de bu yolculuğa başlayın. Benden Neriman Abla’ya selam söyleyip Seher’e sımsıkı sarılın.
KörburunHikmet Hükümenoğlu · Can Yayınları · 20242,716 okunma
Bu Hayattaki En Kıymetlime...
10/10
·115 syf.··
2020 95. kitabı
Kemoterapi aldığın dönem, yanında refakatçi olarak kaldığımda kafam dağılsın diye elime almıştım bu kitabı hatırlar mısın? Gülerek okuyordum onu, “Modern Bir Sıdıka Hikâyesi” demiştim sana. Ta ki son bölümüne kadar. Kitabın kapağını ağlayarak kapattığımda yanımda uyuyordun. Başımıza geleceklerden habersiz şekilde “Çok şükür yanımdasın, çok şükür haftaya son kürünü alıp evimize gideceğiz. Evimize kavuşacağız” demiştim. Sonra... Sonra kemoterapi yüzünden savunmasız vücudunun zatürre olması, oksijen yetmezliği, oksijen makinesine bağlanman, buz gibi yoğun bakım odası, hastane mikrobu kapman, entübe edilmen, doktorların kendinizi hazırlayın cümleleri, tek tek iflas eden organların, her telefon çaldığında korkarak açmam ve yoğun bakımın önünde beklerken buz gibi bir “başınız sağ olsun” cümlesi... Hastane odasına seninle girdiğim bu kitapla ordan sensiz ayrıldım... 3 yıl oldu... Ellerinin kokusu hala burnumda. Ne vakit biraz kontrolümü kaybetsem burnumdaki sızıyla beraber ağlarken buluyorum kendimi. Bazı geceler hasret nefesimi kesecek kadar ağır geliyor, dünyam duruyor. Sonra sabah oluyor ve kaldığım yerden devam ediyorum. Gerçek bir acıyı sahiplenmek, sindirmek ve onunla yaşamak zor zanaatmış; günbegün öğreniyorum. Ne vakit hafifleyecek içimin sızısı; kaç yıl sonra alışacağım sensizliğe, kaç ay sonra ağlamayacağım artık hiçbir fikrim yok. Kavuşmak için daha kaç zaman var anne? Özleminle kavrulacak, gözümün önünden gitmeyen o son yoğun bakımdaki halinle yaşayacak daha kaç yılım var söylesene. Sensiz ve buruk geçecek daha kaç anneler günü, kaç bayram kaldı ömrümde? Kitaba gelecek olursak “Modern Bir Sıdıka Hikâyesi” demek çok doğru olur. Elinize aldığınızda bir çırpıda biten, yer yer güldüren, son sayfalarında bol bol ağlatan bir kitap. Aslında pek bir
Edebiyat
Ev AnasıBirgül Özcan · Sel Yayıncılık · 2016314 okunma