“Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” diye başlar Anna Karenina ve bu cümle, bana göre edebiyat tarihinin en mükemmel giriş cümlesidir. İşte Alex Schulman da Tolstoy’un bu meşhur cümlesinden yıllar sonra ve bambaşka bir coğrafyada, yine mutsuz bir aileyi anlatıyor.
İster 19. yüzyıl Rusya’sında olun, ister 21. yüzyıl Avrupa’sında yaşayın; aile, sorgulanması en zor, her şeyin “mükemmel” varsayıldığı bir kurumdur. Ama çoğumuz hayattaki ilk yaralarımızı tam da bu harika varsayılan yapının içinde alıyoruz. Bazen sevgisiz bir ebeveynden, bazen daha çok kayrılan kardeşten, bazen de küçük yaşta omzumuza yüklenen sorumluluklardan… İşte “Hayatta Kalanlar” da tam olarak sorgulanması en zor şeyi, aileyi anlatıyor. Üstelik çok yalın, çok duru ve sakince.
Kitap, üç erkek kardeş ve anne-babadan oluşan çekirdek bir ailenin kendine özgü mutsuzluğunu konu alıyor. Nils, Benjamin ve Pierre kardeşler, annelerinin ölümünden sonra çocukluklarını geçirdikleri yazlık eve geri dönüyorlar. Bu buluşma, geçmişteki travmaları, kapanmayan yaraları ve bastırılmış aile sırlarını gün yüzüne çıkarıyor.
Yazar, anlatımı iki zaman diliminde kurgulamış: bir yanda kardeşlerin çocukluk yılları, diğer yanda ise günümüzdeki yüzleşmeleri… Günümüzdeki bölümler geçmişe doğru gerilerken, geçmiş bölümler ileri sarıyor ve kitabın sonunda iki zaman çizgisi birbirine yetişip tamamlanıyor. Tüm hikâye ise ortanca kardeş Benjamin’in gözünden aktarılıyor.
Bazı bölümleri duraksayarak, bazılarını derin bir nefes alarak, bazen de kendi çocukluğuma giderek okudum. İskandinav edebiyatının duyguları okurun gözüne sokmadan, sessiz çığlıklar halinde anlatışını çok seviyorum.
Aile ilişkileri, çocukluk travmaları, kardeşlik bağları gibi konular sizi etkiliyorsa, bu kitap