Uğraşsızlar uğraşlılardan daha çok şeyi kavrarlar ve daha derindirler: Ufuklarına sınır çeken hiçbir meşgale yoktur, sonsuz bir Pazar günü doğmuş olan onlar, seyrederler ve kendilerini seyre-derken seyrederler. Tembellik, fizyolojik bir kuşkuculuktur, tenin şüphesidir. Aylaklığa batmış bir dünyada bir tek uğraşsızlar katil olmazlardı. Fakat insanlığın bir parçası değildirler ve ter dökmeyi bilmediklerinden ötürü Hayat'ın ve Günah'ın sonuçlarına katlanmadan yaşarlar.
Pazar öğleden sonraları aylarca uzasaydı, ter dökmekten kurtulmuş, ilk lânetin ağırlığından sıyrılıp hafiflemiş olan insanlık nereye varırdı? Yaşanmaya değer bir tecrübe olurdu bu. Tek eğlencenin cinayet olacağı; sefahatın yürek temizliği, naranın melodi, sı-rıtmanın şefkat halinde görüneceği hayli muhtemel. Zamanın sınırsızlığı duygusu, her saniyeyi dayanılmaz bir azaba, darağacına çevirirdi. Şiirle dolu yüreklere şevksiz bir yamyamlık, bir sırtlan hüznü yerleşirdi; kasap ve cellatlar bitkin düşüp tükenir, kiliseler ve genelevler iç çekişlerle dolardı. Bir Pazar öğleden sonrasına dönüşmüş evren... sıkıntının tasviridir bu evrenin de sonu... Tarih'in üzerinde sallanan lâneti kaldırın: O anda kendini iptal eder, tıpkı mutlak bir tatil içinde varoluşun kendi kurgusunu sergileme-si gibi... Gayret, hiçliğin içinde mitosları inşa eder ve sağlamlaştırır; bu temel sarhoşluk, "gerçekliğe" dair inancı kışkırtır ve ayakta tutar; oysa salt varoluşu seyre dalma, hareket ve nesnelerden bağımsız seyre dalma, ancak olmayan'ı özümler..