"İnsan karanlık bir mağaranın içinde sesini duyurmak için elinde olmadan bağırmak istiyor, oysa mağaranın duvarına yaklaşıp yavaşça konuşmak sesini duyurmaya yeterli... Ama bunu bilemezsin ki, duvarın neresine ağzını yaklaştıracağını, mağaranın öbür ucunda seni kimin dinlediğini bilemezsin, sesini duyurup duyuramayacağından, mağaranın içinde yalnız olup olmadığından emin olamazsın ki... Birinin bunu sana söylemesi gerekir, ben öbür köşede seni dinliyorum, yalnız değilsin, yavaşça konuşursan seni duyarım demesi gerekir... Bunu da her zaman söylemezler insana ve anlamsız yere, sesini duyuramadan bağırmak zorunda kalabilirsin..."
Kendisi belki farkında değildi ama içten içe öldüğüne inanıyordu. Her gün, çok yakında, belki biraz sonra bir şeylerin biteceğini bekleyerek yaşıyor, neyin bitmesini beklediğini de anlamıyor, içine sinmiş, etine karışmış bu bekleyişin herkeste bulunan bir duygu olduğunu sanıyor, bir şeyler bitene kadar mümkün olduğunca çok şey kapmak için de önüne çıkan her maceraya gözü kapalı giriyordu. Yaşamın her an'ı onun için fazladan yaşanan bir andı, kendi yaşamını olmaması gerektiği halde olan bir şey sanıyordu; kesinlikle söylemek mümkün değildi ama galiba bir an önce bitmesini de için için istiyordu.