Neredeyse beş dakika
boyunca konuşmuştuk, oysa aynı dili konuşmuyorduk.
Sadece el hareketleri, gülücükler,
yüz ifadeleri ve paylaşma arzumuz aracılığıyla birbirimizi anlamıştık.
Bir şeyleri paylaşma arzumuz sayesinde, kelimesiz lisanın,
her şeyin daima açıkça ifade edildiği,
yanlış anlaşılma tehlikesi bulunmayan dünyasına adım atmıştık.
Bu kez belindeki kılıcı çıkarmış,
kupayı almış ve yine doldurmaya başlamış bir gözü akan suda,
diğeriyse şahindeymiş. Kupa dolunca,
tam Cengiz Han ağzına götürecekken,
şahin tekrar havalanmış ve saldırıya geçmiş.
Cengiz Han kılıcını tek hamlede kuşun göğsüne saplamış.
Ama akan su çoktan kurumuş.
Susuzluktan gözü dönen Cengiz Han suyun kaynağını bulmak için kayanın tepesinde tırmanmış.
Orada gerçekten bir su birikintisi varmış,
ama
birikintinin ortasında yörenin en zehirli yılanlarından birinin ölüsünün yattığını görünce Cengiz Han dehşete kapılmış.
Suyu içseymiş bu
dünyaya veda edecekmiş.
Cengiz Han ölü şahini kucağına alıp kampa
dönmüş.
Kuşun altın bir heykelinin yapılmasını buyurmuş. Heykelin kanatlarından birine şu cümleyi yazdırmış:
"
Dostun hoşuna gitmeyen bir şey yapsa da dostundur."
Diğer kanadaysa şu cümleyi yazdırmış:
"
Öfkeden doğan her eylem başarısızlığa mahkûmdur.”
“
Yetiştirdiği çiçek sayesinde imparatoriçe olmayı bir tek bu kız hak etti,
çünkü
onun bana sunduğu çiçek dürüstlük çiçeği.
Dağıttığım tohumların hepsi kısırdı,
çiçek açmaları kesinlikle mümkün değildi."
“
Yetiştirdiği çiçek sayesinde imparatoriçe olmayı bir tek bu kız hak etti,
çünkü
onun bana sunduğu çiçek dürüstlük çiçeği.
Dağıttığım tohumların hepsi kısırdı,
çiçek açmaları kesinlikle mümkün değildi."