Jack London'ın Kızıl Veba adlı kısa romanı, yazarın 1912 yılında kaleme almaya başladığı ve yaklaşık yüz yıl sonrasını hayal ederek kurguladığı bir kıyamet sonrası hikâyesi. Eser, tüm dünyayı etkisi altına alan ölümcül bir salgının, insanları kısa süre içinde kızıl renge dönüştürerek ölümlerine neden olması sonucu insanlığın yok olmanın eşiğine gelişini ve hayatta kalmayı başaran az sayıdaki insanın verdiği yaşam mücadelesini anlatıyor. Yazar, bu salgını Orta Çağ'da milyonlarca insanın ölümüne neden olan veba salgınına benzeterek hastalığı "Kızıl Veba" olarak adlandırmış.
Kitabın dili oldukça sade ve akıcı. En dikkat çekici yönlerinden biri ise London'ın, yüz yılı aşkın bir süre önce 2013 yılı için yaptığı bazı öngörülerin günümüzde bile şaşırtıcı gelebilmesi. Bir salgının medeniyeti kısa sürede çökertmesi, düzenin yerini kaosa bırakması ve insanların ilkel yaşam koşullarına dönmek zorunda kalması etkileyici bir şekilde işlenmiş.
Yazar, felaket sonrasında ortaya çıkan topluluklar üzerinden asker, rahip ve kral gibi otorite figürlerinin yeniden doğuşuna da göndermelerde bulunuyor. Ayrıca uygarlıkların belirli bir seviyeye ulaştıktan sonra çökmesi ve ardından yeniden yükselmesi fikrini, medeniyeti denizlerde oluşan köpüklere benzeterek oldukça etkileyici bir şekilde aktarıyor.
Koronavirüs salgınını ve Maraş depremlerini yaşamış biri olarak, kitapta yer alan salgın, yangın, kaos ve toplumsal çöküş sahneleri bana farklı duygular hissettirdi. Bu nedenle eser, yalnızca bir bilim kurgu ya da felaket hikâyesi olmanın ötesinde, insanlığın kırılganlığı üzerine düşündüren bir metin olarak da dikkat çekiyor.
Kıyamet sonrası edebiyatının öncü örneklerinden biri sayılabilecek bu kısa romanı, hem Jack London hayranlarına hem de felaket ve distopya temalı eserlerden hoşlananlara