Olay bir vapurda iki gencin konuşmasıyla başlıyor. Yani daha doğrusu Ömer çok ve belki de boş konuşurken Nihat’ın onu dinliyormuş gibi yapmasıyla başlıyor diyebilirim. Neden boş konuşuyor dedim, çünkü Ömer hayal aleminde yaşayan, normal insanların yaptığı ve değer verdiği her şeyi sıkıcı bulan bir genç. Açıkçası bana en ironik gelen kısımlardan biri buydu. Çünkü Ömer her ne kadar normal olmak istemese de hayatın bu şekilde sıradan olmaması gerektiğine inansa da kitabın sonunda aslında sıradan insanın ta kendisi olmaktan kaçamıyor. Vapurdan inerken Ömer gördüğü bir kıza aniden vuruluyor, başka bir boyutta mutlaka tanışmış olmalıyız diyecek kadar deliriyor, yanına gidiyor ve onun akrabası olduğunu öğreniyor. Yani aslında çok farklı olduğunu düşündüğü bir şey, çok sıradan bir hal alıyor. Ve kitabın tamamında hissedeceğiniz bu durumun tespitini Nihat kitabın en başında yapıyor.
Ömer’in vapurda görüp vurulduğu kız ise okuduğu okul sebebiyle akrabası Emine teyzede kalan Macide. Ömer’in Macideye birden açılması, Macide’nin ona inanması ve bu kadar kısa sürede etkilenmesi, Macide’nin Emine teyzelerde artık kalamayacak durumda olması ve belki de başına buyrukluğu nedeniyle olaylar çok hızlı ilerliyor. Bunun yanında ailelerin gittikçe fakirleşmesi, yüksek mevkilerde bulunan insanların halleri, her kafadan bir ses çıkması ve kimsenin bir şey yapmaması gibi bir çok konuya da değiniyor Sabahattin Ali. Yani dolu dolu ve bir o kadar da içine alıp beraberinde götüren bir roman.
Sabahattin Ali
İçimizdeki ŞeytanSabahattin Ali · Yapı Kredi Yayınları · 2019209bin okunma
İçimizde şeytan yok.. İçimizde aciz var… Tembellik var.. İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var. İçimizdeki Şeytan
Ne yaratacaksın? Yaratmak yoktan var etmektir. En akıllımızın kafası bile bizden evvelkilerin depo ettiği bir sürü bilgi ve tecrübenin ambarı olmaktan ileri geçemez. Yaratmak istediğimiz şey de bu mevcut malların şeklini değiştirerek piyasa sürmekten ibaret. Bu gülünç iş bir insanı nasıl tatmin eder bilmiyorum. Bize ziyasını beş bin senede gönderen yıldızlar varken, en kabadayısı elli sene sonra kütüphanelerde çürüyecek ve nihayet beş yüz sene sonra adı unutulacak eserler yazarak ebedi olmaya çalışmak, yahut üç bin sene sonra, kolsuz bacaksız, bir müzede teşhir edilsin diye, ömrünü çamur yoğurmak ve mermere kalem savurmakla geçirmek bana pek akıllı işi gibi gelmiyor. İçimizdeki Şeytan