Hayat, her hamlesini oyuncunun seçtiği, öngörü ve ustalığı sayesinde kazanacağı bir tür satranç mıdır? Ya da sonuca er ya da geç ulaşılmasında yeteneğin çok sınırlı bir rol oynadığı, asıl sonucu atılan zarların belirleyeceği, kimilerinin kör talih, kimilerinin ise Allah’ın zaten önceden vermiş olduğu karar dedikleri bir tavla oyunu mudur? Her iki oyun da İslam teolojisindeki başlıca tartışmalardan birine ait metaforların kavranmasına hizmet etmektedir; ki bu tartışmada, satrançtan ziyade tavlada olduğu üzere, önceden belirlenmiş olmak(kader) ağır basmaktadır.
“ Bak Derviş sen de bilirsin ki kader yazılmış ve biz garip kullara da onu okumak düşmüştür. Kimisi dünyada okumayı öğrenmediğinden kaderini bile okuyamadan göçer gider. Kimisi de okuduğu yazı karşısında şaşkına döner ne yapacağını bilmez. Eli ayağına dolaşır. Ben gibi benciller ise okudukları karşısında boyun eğerler. Boyun eğmek ağır geldiğinde ise kimisi kılıcına sarılır kimisi kaleme. Bense gözyaşlarımı döktüğüm taşları, yumuşatıp sunuyorum gönül sultanına.”
“ Biz ki sevdamızı içimizde taşıdığımızı sanırdık, paşa. Oysa aşk perdenin altında bile saklanmazmış. Vazgeçmek için sevgilinin dudağından çıkan bir hayır yeter. Onun dışında ne ölüm, ne de söylentiler umurumda değil.”