Yaban hayata dair bir sabır vardır, hayatın kendisine benzer bir inattır, yorulmak bilmezliktir, ısrarcılıktır; sonu gelmez saatler boyunca örümceği ağının başında bekleten, yılanı halka halinde çöreklenip oturtan, panteri pusuda haraketsiz tutan şey odur; avcı henüz hayatta olan besinini avlarken bu sebat hayatın ta kendisidir.
Bilinçdışının derinliklerine rüyalarda dalarız. Onun sonsuz, kolektif imgelerle örülü dünyasında, kimi zaman anlamını bilmediğimiz ama derin duygular uyandıran sahnelerle karşılaşırız. Sabah uyandığımızda o sahneleri ve duyguları çoğu kez berrak bir şekilde hatırlarız. Fakat zaman geçtikçe, o sahneler yavaş yavaş hiçliğe karışır; yalnızca hisleri kalır. Bu hisler zihnimizin derinliklerine, bilinmeyen bir yere akar; unutulur ama orada, bilincin karanlık katmanlarında yaşayan bir ölü gibi varlığını sürdürür.
Ben Han Kang’ın romanlarını okurken, metinlerindeki “gibi benzetmelerini” bu hislere benzetiyorum. Çünkü o benzetmeler de, tıpkı rüyalar gibi, anlam ile belirsizlik arasında salınan sessiz yankılardır.
Han Kang okumak, bazen insanı boğan rahatsız edici bir rüya gibidir; bazen de yaşanan duyguların en dip noktasına dokunur. Han Kang, tükenmişliğin içindeki duygu durumunu öyle derin hissettirir ki, okurunu adeta dipsiz kuyulara doğru çeker. Sonuç olarak dipsiz kuyularda keyifli okumalar :)