Kitabı değerlendirmeye kitabın adıyla başlarsak "Kuru Kız"da “kuru” olan sadece baş karakterin vücudunun aşırı zayıflığı, kuruluğu ya da evlenmemiş oluşundan veya yaygın söylenişiyle evde kalmışlığından dolayı bir “kız kurusu” olmasından da ziyade kupkuru bir hayata -hayatsız bir hayat- sahipliğini, içinde bulunduğu çevrenin ve bu çevrenin düşünce, inanç ve hayatlarının da “kuru” oluşunu içine alacak bir içeriğin ifadesi. Romanda bu her şeye sinmiş kuruluk -ki yazar diğer romanlarından farklı olarak bu kitaptaki üslubunda bunu vurgulamak için âdeta kısa cümleler, yalın bir anlatım, kısa bölümler tercih etmiş- tüm kitap boyunca ete kemiğe bürünmüş rahatsız edici bir varlık gibi kendini belli ediyor.
Kuru Kız’ın bir adı yok. Yaşadığı yerin de neresi olduğu belli değil. Annesinin, babasının, kardeşinin, komşularının da hakeza. Anne, baba, kardeş, dayı, hocahanım, demir doğramacının karısı, müteahhit, köfteci, patron… şeklinde liste uzayıp gidiyor. Kuru Kız’ın bir kimliği, bir hayatı da yok. Toplumumuzda ve birçok toplumdaki pek çok ezilen, sömürülen, hor görülen ve kimliksizleştirilen kadın gibi. O, başkalarının hayatını yaşayan, bu yüzden de kendi hayatını yaşamaya hiç sıra gelmeyen biri. Annesi henüz 36 yaşındayken ölünce birden anne oluyor. Evi çekip çevirmek, babasına ve kardeşine bakmanın yükü biniyor omuzlarına. Sonra baba bir iş kazası geçirip yatağa mahkûm hâle düşüyor. Ona bakıyor yıllardır. Babasının vefatından sonra da 37’sindeki kardeşini bir kalp krizi sonrasında kaybediyor. Ancak bu vakitten sonra bir hayatı olduğunun ayırdına varabiliyor. Özgürlük, bu vakitten sonra yani onu bağlayan tüm bağlarından “ölüm” marifetiyle kurtulmasıyla yüzünü gösteriyor ona. Bunca ölüm bir yaşamın başlangıcı oluyor bir yanıyla.
Bir kadın olarak pek çok hem cinsi gibi içinde