Jane Eyre, küçük yaşta yetim kalan ve zorlu koşullar altında büyüyen bir kızdır. Önce teyzesinin yanında kötü muamele görür, ardından Lowood okuluna gönderilir. Burada da hastalıklar ve disiplinle dolu bir hayat yaşar ama güçlü bir karakter geliştirir. Daha sonra Thornfield Hall’da mürebbiye olarak işe girer ve orada evin sahibi Bay Rochester ile tanışır. Aralarındaki ilişki aşk boyutuna ulaşır, fakat Rochester’ın geçmişindeki sır (karısının akıl hastalığı) ortaya çıkınca işler karmaşıklaşır. Kitapta Kadın özgürlüğü ve bireysel kimlik arayışı, sınıf farklılıkları, aşk ve tutku, din ve ahlak anlayışı temaları işlenmiştir. Aynı zamanda Gotik ögelere de yer vermiştir(esrarengiz ev, sırlar, çılgın kadın figürü). Jane, 19. yüzyıl kadın kahramanları içinde oldukça güçlü bir figürdür çünkü viktoryen dönemin katı geleneklerine rağmen kendi bağımsızlığını ve değerlerini korumaya çalışır. Rochester’a olan aşkına rağmen kendini feda etmez ve “ruhlarımız eşit” diyerek eşit bir ilişki talep eder. Rochester’ın evli olduğunu öğrenince (onu çok sevmesine rağmen) gitmeyi tercih ediyor. Çünkü kendi değerlerini ve ahlaki duruşunu kaybetmek istemiyor.Kendi ekmeğini kazanıyor. Kadınların çoğu evde otururken, Jane mürebbiye olarak çalışıyor. Bu dönemde çalışan orta sınıf bir kadın “garipsenen” bir durumdu. Kitaba yapılan eleştirilere gelecek olursak Muhafazakar çevreler tarafından asi, dine aykırı, tehlikeli; İlerici çevreler tarafından Kadın özgürlüğünün ve bireysel kimliğin cesur bir savunusu olarak görülmüştür.
Hala bile çeşitli yorumlar yapılıyor. Örneğin Slavoj Žižek kitabin sonunu her ne kadar histerik bir kadinin fantezisi olarak yorumlasa da jane Rochester ile o durumda eşitlendiğini düşündüğü için evleniyor. Jane döneminin ötesinde bir feministi. Viktoryen dönemde olduğunu göz
Jane EyreCharlotte Brontë · Can Yayınları · 202042,1bin okunma
Uzun süredir balık tutamayan i yaşlı balıkçı bir gün okyanusta iyice açılır ve çok büyük bir balık yakalar ve günlerce mücadele verir balıkla. Ama bu durum onu tehlikelere maruz bırakır. Çünkü geri dönüş yolunda kanın kokusunu alan köpekbalıkları etrafını sarar. ilk bakışta feminizmle çok da ilişkilendirilmeyen, yaşlı bir balıkçı ile deniz arasındaki mücadeleyi anlatan bir eser gibi görünür. Fakat roman, Santiago’nun “erkekçe dayanıklılığı”, “onuru” ve “kahramanlığı” üzerinden kurgulanır. Bu tür anlatılar eril kahramanlık mitini pekiştirmektedir. Aynı zamanda Hemingway, denizi sürekli “La Mar” (İspanyolca’da dişil kullanım) olarak adlandırır. Deniz kadınsı bir güç, bazen şefkatli bazen acımasız bir “ana figür” gibidir. Erkek özne (Santiago) doğayı “avlamaya”, “fethetmeye” çalışır. Deniz ise edilgen/direnen “kadın” rolüne itilir.Bu da ataerkil bakışın doğaya ve kadına aynı anda hükmetme eğilimini göstermektedir.
Yaşlı Adam ve DenizErnest Hemingway
Üçlemenin ilk kitabını (çocukluğum) okuduğumda üniversitedeydim.Aradan yıllar geçmesine rağmen beni ne kadar etkilediğini hala bile hatırlıyorum ve gözyaşlarımın pıttt :) olduğu kitaplardan biri olduğunu.Ekmeğimi kazanırken de yine aynı duyguları hissettirdi bana.Gorki'nin insanı nasıl bu kadar etkileyebileceğiyle ilgili tam emin olmamakla beraber tahminlerde bulunabilirim.İlk olarak kahramanımız gerçek biri ,hayal ürünü değil.Hikayelerin gerçek olduğunu bilmek sanırım bu durumu daha da anlamlandırıyor.İkincisi ise Gorki'nin duygusal zekası ; O dönem ki Rusya'nın katı yaşamını da hesaba katarsak o yaştaki çocuğun insanlara karşı bu denli duyarlı olması-özellikle kadınlara karşı,kitaplara,her türlü bilgiye açlığı hayranlık uyandırıcı . Hatta kitapta bir yerde "...Beni deli eden şeylerden biri de, kadınlara karşı davranışımızdı."diyerek kadınlara karşı yapılan haksızlıklardan, onların ne kadar değerli olduğundan bahsediyor.Ki bunu yaşadığı olaylardan da görüyoruz ; Bir gün kapıcı bir adamın bir hayat kadınını dövdüğünü gördüğünde adama saldırıp kadını onun elinden kurtarması gibi.O hayat kadını olduğu için bu durumu hakkettiğini düşünen çağdaşlarının aksine her kadının hatta her insanın değerli olduğunu biliyordu.
Bu üçleme bir otobiyografi olmasına rağmen sanki bir macera kitabı ya da polisiye bir kitap okumuş gibi heyecanla serinin son kitabında Gorki'nin neler yaptığını okumak için sabırsızlanıyorum.
Kitap hakkında ki klasik Amerika'ya dair bir hiciv olması yorumu dışında ilgimi çeken bir konuya değinmek istiyorum.1935 de bir gazeteci, yazara gönlünün Vahşi 'nin isteklerinden yana mı yoksa şartlandırmış istikrar idealinden yana mı Olduğunu sorduğunda Huxley ' ikisinden de yana değil,bence iki ucun arasındaki bir orta hem istemeye değer hem olabilirdir. 'diye yanıtlar.Ama ben kitabı okurken "uygar "toplumun biraz daha horgörüldüğünü hissettim.Oysa ki iki toplumda birbirinden beter olsalar da uygar toplum biraz daha ılımlı,vahsi toplumdaki gibi gaddarca cezalandırılmalar yok mesela.
Ana karakterlerden biri olan John -uygar anne babanın vahşi oğlu, kitabın bir bölümünde kendisiyle cinsel birliktelik yaşamak isteyen bir kadına "or*spu" gibi hakaretler ederek fiziksel şiddet uyguluyor.Bu kişi aynı zamanda Shakespeare okuyor ve ondan alıntılar yapıyor sürekli.shakespeare'in "kral Lear" kitabındaki gibi cinselliği "tensel günah" diye adlandırıyor.Kisacasi vahşi toplum son derece ilkel, kadın düşmanı bir toplum.
Uygar topluma da pek sağlıklı bir toplum diyemeyiz . Acısız toplumun bir prototipi.Acı diye bir şey yok bu toplumda. İnsanlar acı çekmemek için "Soma " diye uyuşturucu bir madde alıyorlar. Aile,anne ,baba gibi kavramlar korkunç ve müstehcen görülüyor ama elbette bir devlet, otorite var .Hatta denetleyici diye devlet adamı da var.Bu o otoriter,uygar toplum tabi ki de kadın bedenini kontrol ederek böyle bir düzen oluşturuyor.Kadinin doğurma hakkı yok.yapay doğumla kastlar oluşturulup nüfus kontrolü sağlanıyor.Kisacasi uygar toplumda olsa vahşi toplumda olsa kadın sadece bir et yığını (!).
Kitap yanında çalıştığı ailenin kızına aşık olan kumarbaz bir öğretmenin hikayesini kendi ağzından aktarıyor bize. Kitabın karakterleri yazarın diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da halktan, sıradan insanlardan oluşuyor. Yazar her bir karakteri psikolojik açıdan ele alarak hikayesini oluşturuyor. Bu yeteneğini doktor olan babasıyla iken yaptığı gözlem gücünden alıyor. Yazar, bu kitabı yazma fikri her ne kadar daha önceden aklına gelsede kumar borcunu ödemek için kısa bir sürede yazıyor. Bu da kitap okununca anlaşılıyor bence. Kitap sanki çok oldu bittiye getirilmiş gibi. Belli boşluklar hissediliyor. Bana göre kitabın tek büyük eksiği bu durum. Kitapta İngilizler, Fransızlar….Avrupalılar ile ilgili küçümseyici keskin eleştirilerde bulunuyor. Rusları da eleştirse de bazı noktalarda-onların emeksiz para kazanmak istediğini yazmış, onları daha üstün konumda görüyor. Bunun nedeni panslavizmi savunmasıdır. Kitapta bütün karakterlerin dürtülerinin peşinde gittiğini görüyorum. Dürtülerini kendilerine hedef olarak belirlemişler. Kimi bunu evlilik yolunda, kimi rulet masasında, kimi de kapalı kapılar ardında kirli oyunlarla nihayete erdirmeye çalışıyor. İplerin dürtülerde olduğu olduğu durumlarda olayların nereye kadar gidebileceğine şahit oluyoruz; Bağımlılık, histeri krizleri, hastalık…. Ama en sonunda galip gelen vicdan -üstbenlik, oluyor. Hatta büyükanne karakteri sonunda vicdan yapınca bir kilise yaptıracağını söylüyor.Aynı zamnada arka planda bize emeksiz paranın işe yaramayacağını hatta zarar vereceği mesajını veriyor. Ana karakter Aleksey İvanoviç’in Polinay’a olan tutkulu aşkından da yazarın kadına bakış açısını görebiliyoruz. Polina karakterinde güzel, hassas (hatta histeri krizleri geçiriyor), kendi isteklerini başkalarına kabul ettirecek bir kadın profili