Hüseyin Cahit

1655 yılında, masraflarından ötürü kadınların elbise boylarının kısaltılması ve ayakkabı topuklarının alçaltılması konusu Venedik senatosunda gündeme geldiğinde, senato üyelerinden biri bunun tam aksinin yapılması gerektiği konusunda ısrarcı oldu. Kadınlar açısından ne kadar yüksek topuk, o kadar hareketsizlik demekti. Öte yandan, topuk yüksekliği, onların toplumsal statülerini sergilemelerine de yarıyordu.
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Edindiğim ilk ve tek Louboutin imzası taşıyan parça, sekiz santim topuklu, açık burnunun üzerinde fiyonk bulunan, siyah saten bir terlikti. Düşünüyorum da sekiz santim topuklu terlik denen şeyi işkence aleti diye adlandırmak daha doğru olabilir. Yürümeye çalıştığımda -dikkatinizi çekerim çalıştığımda diyorum, çünkü bildiğimiz anlamda yürüyüşün gerçekleşebilmesi imkansızdı- sadece parmak uçlarımla yere basabiliyordum. Bu yüzden, vücudumun tüm ağırlığı buralara birikerek, var olan bütün enerjimi de aynı yerde yoğunlaştırıyordu. Terlikleri ayağımda görenler hayran kalıyordu. Hayranlığını dile getiren kişiye, "Biliyorum çok şıklar ama ayak parmaklarım uyuştu. Ne olur garsondan bir kova buz iste. Yoksa şuracığa yığılacağım," demiyordum. Kibarca gülümsüyordum.
Avrupa ve Amerika'dan ithal olan her şey makbuldü. Türk toplumuna ithal yaşam tarzlarını tane tane anlatan araçlardan biri de pembe dizilerdi. Sırf şatafat ve ihtişam dolu Dallas dizisini izlemek bile yeterdi. Teksaslı petrol zengini Ewing ailesinin entrikalarla dolu yaşamı, herkesi ekran başına kitlerken, mal mülk sahibi olmayı, köşeyi dönmeyi, şıkır şıkır giyinmeyi yüceltiyordu.
Yediğimiz muz bile markasını üstünde taşıyordu daha ne olsun? Güney Amerika'dan ithal, Çikita etiketli kallavi muzları nasıl unutabiliriz? Hani reklam sloganı "Çikita denince muz gelir akla!" olanları. Müjdeyi veren, 24 Ocak 1983 tarihli gazetelerin manşetleri olmuştu: "İthalat kapısı açıldı, ilk muz geldi. Yıllardan beri Avrupa sofralarını süsleyen ünlü Çikita muzları ithalat rejimiyle Türk evlerine girdi." Çok şükür, Batılı olma yolunda bir adım daha atabilmiştik.
Şıkır şıkır giyinmenin seksenlerdeki karşılığı Versace'den başka bir marka olamazdı. Hiç frapan bir kadın olmadığı halde annemin bile Versace türevi gömlekleri vardı. Vakko etiketi taşıyan, iri dore zincir ve renkli mücevher deseniyle bezeli ipek gömleklerini, siyah mini etekler ve vatkalı ceketlerle beraber giyerdi. Aslına bakılırsa barok baskılı kılıklar, İtalyan tasarımcı Gianni Versace'nin en uysal tasarırnlarıydı. Zevk denen şeye inanmadığını söyleyen birinden de bu beklenirdi.