Çehov, en çok okumak istediğim yazarların başında gelir. Özellikle 6. Koğuş adlı kitabını okuduktan sonra oldukça etkilendiğimi ardından da bu arzunun doğduğunu bilirim. Böylesi bir arzu ile baş etmek doğrusu hiç de kolay değildir; size de olur, çok değerli bir yazar keşfettiğinizde ekseriyetle, okuma arzusu tavan yapar, yazarın hayatı araştırılır, yazdığı kitapların sayısı göze batar ve hemen sonra okuru bir telaş alır, “Ya tüm kitapları hemencecik biterse o zaman ne yaparım?” minvali bir telaştır bu. Böylesi yazarlarla okurlar çok çabuk bütünleşir, yazarın hayat felsefesi, düşüncesi ve eylemleri okurun ilerleyeceği istikamet olur. Yazara kimsenin sahip çıkmadığı kadar sahip çıkar, benimser, tanıtır… ve elbette doğal olarak eleştiri kabul etmez yapıdadır; eleştirenleri anlamamakla suçlar. Bir bakıma haklıdır da zira eleştirenlerin profili ile yaptığı eleştiri arasında ciddi tezatlıklar vardır. Ufak bir öykü yazmaktan aciz bir okurun anladığı ya da anlamadığı kadarıyla yazarı eleştirmesi hadsizliktir. Bir okurun, kendisini bir nevi edebiyat eleştirmeni olarak görmesi, yeterli birikimi olmadığı halde varmışçasına kesin yargılarla yazarı eleştirmesi gerçekten de iticidir. Samimiyetten uzak eleştirilerin asla bir değeri olmayacaktır.
Çehov hikayeciliği diye bir söylem vardır. Aslında Çehov, durum hikayeciliğinin ilk temsilcisi olduğundan durum hikayeciliği kimi zaman Çehov hikayeciliği olarak da addedilir. “Durum öyküsü olaysız, gerilimsiz bir öyküdür. Belli bir ortamdan kaynaklanan izlenimler, çağrışımlar vardır. Bir durumdan ya da gündelik yaşamın içine rastgele bir yerinden girilir. Olay öyküsünde bulunan sergilemeler, öykünün gelişimini hazırlayan ipuçlarına rastlanmaz. Şiirsellik, şiirselliği yaratan anılar, çağrışım ve düşünceler yazara anlatımda olanaklar sağlar.