Önce filmini izlemiş sonra kitabı okumuş biri olarak çok doğru bir sıra izlediğimi söyleyebilirim. Jessie Buckley’in boşuna Oscar ödülü almadığını kitabı okuyunca daha iyi anladım. İzlerken kafasından geçenleri, yabaniliği, içgörü yüksekliğini, itaatsizliği, başına buyrukluğu bu kadar geçirebilmesi beni çok şaşırtmıştı. Okurken çok çok daha fazlası olduğunu gördüm.
Kitap da film gibi aslında Agnes’i anlatıyor. Agnes’in çocukları, Agnes’in üvey annesi, Agnes’in kocası.. Ona saygı duyduruyor yazar. Doğallığı, gerçekçiliği, kendini ve çevreyi dinleyebilmesi, algılarının müthiş açık olması ne kadar saygı duydursa da inanılmaz zor bir hayat yaşatıyor ona. Yaşamaktan, yaşatmaktan korkmuyor. Aksine yaşatamamaktan korkuyor. Gerçekliği kanıtlanmamış olsa da Hamlet’i kendi çocuğu için yazmış olma ihtimali bile müthiş bir his uyandırıyor.
“Karlar ve buzlarla kaplı o yerde diz çöküyor, bacaklarının altında kıvrılmasına izin veriyor Hamnet. Önce bir avcunu, sonra diğerini karın çıtır çıtır billurlu yüzeyine bastırdığında müthiş bir hoşnutluk hissederek doğru olanı yaptığını anlıyor. Kar çok soğuk ya da sert değil. Hamnet uzanıyor; yanağını yumuşacık kara bastırıyor. Beyazlık gözlerini kamaştırıp onu rahatsız edince, yalnızca bir an, dinlenip gücünü toplamasına yetecek kadar bir süre gözlerini kapıyor. Uyumayacak, asla. Yola devam edecek. Ama bir an olsun dinlenmek zorunda. Dünyanın hâlâ yerinde durduğundan emin olmak için gözlerini açıp tekrar kapıyor. Birazcık.”