Canon Daddy

Canon Daddy
@CanonDaddy
17. yüzyılda kızların ortalama evlenme yaşının 23-24 olduğunu görüyoruz. 18. yüzyılda bu 26-27'ye yükselmiş. Bu dönemde aile daha fazla güç kazanmış durumdadır. Özellikle de, toplumun yüzde 90'ını temsil eden taşrada, malvarlığının aktarımı büyük önem taşır. Mal varlığını bölmemek için doğum sayısı sınırlandırılmaya çalışılmıştır. O dönemde pek fazla doğum kontrol yöntemi de olmadığından, en etkili yol çiftlerin doğurgan olduğu dönemi kısaltmaktır. Daha geç evlenilmiş, bu da bekarlık süresini uzatmış, kızlar daha ileri yaşlarda evlendirilmiştir.
Tarih
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Roma'da, evlenme yaşının buluğa erme yaşıyla çakışmasına çalışılıyordu. Buluğa ermiş olsalar bile, evlendirilen kızların yaşları 13-14'ü geçmiyordu ve çok erken anne oluyorlardı. Bu da ölüm oranını yükseltiyordu tabii. Aslında kadınların ortalama yaşam süresindeki uzama, her zaman evlenme yaşının yükselmesi ve doğum sayısının azalmasıyla doğrudan ilişkilidir.
Tarih
Hekimlerin öneminin giderek artması da, rollerin kamu yararı için böyle cinsiyete göre dağılımını etkilemiştir. Bedenle ilgili gerçekleri ortaya koyan uzmanlar haline gelen hekimler, kadın bedeninin öncelikle annelik için yaratılmış olduğunu düşünmüş ve buradan bir cinsel farklılık görüşü çıkarmışlardır. Oğlanların gücü ve kızların narinliği gibi çok eski meseleleri, bilimsel bir söylemle ısıtıp tekrar gündeme getirmişlerdir.
Tarih
Protestanlıkta erkek olsun kadın olsun herkesin İncil'i okuyabiliyor olması gerekir. Böylece kilisenin ilk zamanlarıyla ve Aziz Paulus'la bağlar yeniden kurulmuştur. Kutsal metinlerin okutulması din adamlarının işi olmasa da, pazar ayininde bu görev onlara düşmüştür. Protestan rahip de diğer aile babaları gibi evli bir adamdır. Baba evde olmadığında annenin İncil'i açıp ailesine okuyabilmesi gerekir. İncil'in okunmasının böyle kişisel ve ailesel olarak benimsenmesi, Protestan ülkelerde kızların okuryazar hale gelmesinde büyük önem taşır. Katolik ülkelerle aradaki fark giderek açılmıştır. Elimizdeki istatistikler, 18. yüzyıldan itibaren Almanya ve Prusya'da kız ve erkek çocukların okuryazarlık düzeylerinin hemen hemen birbirine yakın olduğunu göstermektedir. Aynı durum İngiltere, Hollanda ve İskandinav ülkeleri için de geçerlidir. Oysa İspanya, Portekiz, özellikle İtalya, ortalarda yer almak üzere Fransa gibi Katolik ülkelerde, kız ile erkek çocuklar arasındaki fark çok daha büyüktür.
Tarih
Ortaçağın sonlarına kadar kızlar eğitimlerini evde annelerinden almışlardır. Ancak zaman içinde bu durum eğitimli erkeklerde (örneğin hekimlerde) şüphe uyandırmaya başlamıştır. Kadınların kötü etkilerinden, cehaletlerinden, batıl inançlarından ve annelerin kızlarına aktarabilecekleri "kocakarı sırlarından" çekinmişlerdir. Ortaçağda, şu gizemli "bedensel bilgilerin" sırrına ermiş güçlü ve tehlikeli kadın figürü olan cadıdan korkuluyordu. Bunun üzerine eğitimli kesim, kilisenin şu çocuk işini ele almasında fayda olduğuna karar verdi. Papazların oğlanlarla, rahibelerin kızlarla ilgilendiği okullar böyle açıldı. Artık kızlar 8-9 yaşlarına geldiklerinde din dersi ve dikiş öğreniyorlardı. 17. yüzyıldan itibaren okuma ve yazmaya da başladılar. Rönesans toplumu değiştirmiş, yazı değer kazanmışn. Yalnız bu dönemde Katolikler ile Protestanlar arasında büyük bir farklılık görülür. Protestanlarda, erkeklere olduğu gibi kızlara da okuma öğretmek önem kazanmıştır.
Tarih