Kapitalizmin yıkıcılığı altında ezilen milyonların distopik eseri olarak tanımlıyorum Demir Ökçe'yi. Kitap soylu sınıfıntan gelen Avis Everhard'ın genç sosyalist Ernest'i tanıması ile başlıyor. Ernest emekçi sınıfın bütün yükünü omuzlarında taşıyan genç bir devrimci... Asla yılmayan hep daha iyisi için oligarşik düzene kafa tutan savaşçı.
Konu itibari ile kitap çok eski ama bugün gibi güncel olan işçi sınıfının sürekli ezilmesi, haklıyken haksız konuma düşmesi, aileleri uğruna toplumdaki en aşağı tabaka konumuna gelmesi ve tüm bunlara karşılık oligarşinin hızla güç kazanıp zenginleşmesi yani ezen ve ezilenin mücadelesini konu alıyor. Sümürülmenin getirdiği devhasal rakamlarla ifade edilen açlık sınırı ve yoksulluk. Ah o sonu gelmez yoksulluk, yoksulluğun pençesindeki 1 milyon 752 bin 187 çocuk işçi... Jack London Demir Ökçe'de çocuk işçilere de dikkat çekiyor ve kitapta çeşitli hayat hikâyelerinde 10 yaşında ailesini geçindiren minik emek ellerine yer veriyor. Kapitalizm üzerine peşi sıra gelen darbeler ve darbelerin başarısızlığı üzerine yok olan emekçiler... Tarımın, sanayinin, ekonominin ve en önemlisi insanın kapitalleşmesi tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor Jack London.
Kitabı okurken aklıma John Steinbeck'in Gazap Üzümleri Kitabı geldi tek fark Demir Ökçe'de kapitalleşmenin çok yönlü ele alınışı. Okurken kurgusuna hayran kaldığım nadir kitaplardan biri oldu. Konu itibari ile ağır olmasına rağmen çok hafif bir üslupla kaleme alınmış bir eser. Kapitalizm ve sosyalizm kavramları hakkında bilgi sahibi olmayanlar bile rahatlıkla okuyabilir. Kesinlikle tavsiyem olan bir kitap oldu. Okuyun ve okutun.♥