…Cengiz, tebaası içinde alkolizmin artmasından kaygı duyuyordu. İnsan yapısını çok iyi tanıdığından, yasaklamanın anlamsız olacağını biliyordu. Bu yüzden orta bir yol buldu ve kimsenin bir ayda üç kereden çok sarhoş olmayacağını duyurdu. Bu konuda hararetli sözleri vardır: "İçmemeyi beceremiyorsa, ayda üç kez sarhoş olabilir. Üç kereden çok olursa kusurludur; iki kere olması daha iyidir; bir kere oluyorsa övgüye değer; en güzeli hiç içmemesidir ama öyle adamı nereden bulacaksın? Böyle bir adam bulu nursa el üstünde tutulmalıdır ... sarhoş dediğin sağırdır, kördür, mantıksızdır.... kafasına darbe almış gibidir.. O halinde ancak utanç yaratabilir. İçkiye bağımlı hükümdar, büyük işler yapamaz. İçmeyi seven subay, adamlarını yönetemez. İçki belası bulaştığı herkesi sakatlar."
Isabel ve Ferdinard Granada'nın fethinden sonra, Müslüman hükümdarlıkların hiçbir zaman Hristiyanlara yapmadığı bir şeyi yaptılar: Engizisyonu kullanarak Hristiyanlığı ya da ülkeden kaçmayı reddedenleri öldürdüler. 17. yüzyılın başına gelindiğinde, 900 yıldır bu ülkede bulunan Müslüman nüfus kovulmuştu. Yaklaşık sekiz yüzyıllık İslam yönetimi boyunca hoşgörülü davranılan Yahudi halkı da göçe zorlanmış…
Mümkün oldukça göğüs göğüse dövüşten kaçınmaya çalıştılar. İnsan yaşamına hiç değer vermeksizin kitleleri düşmanın üstüne salan Doğulu ordular klişesinin tam tersine, az kayıp vermek Moğollar için neredeyse bir fetişti ve zafer uğruna çok adamlarını kaybederlerse, katliam yapacak kadar sinirleniyorlardı. Bunun yanında savaş alanında kim kaldıysa kazanan da odur biçimindeki çağdaş düşünce, Moğollara bir şey ifade etmiyordu. Zafer, düşmanı yok etmek demekti ve bunu sağlamak için acımasızca uğraşıyorlardı. Çarpışma sonrasında kaçanları günlerce kovaladıkları oluyordu. Kaçan düşman önderlerinin yakalanması ve onlara soluk alma fırsatı verilmemesi, yeniden bir güç kurup, dağılan birlikleri toplamalarının önüne geçilmesi özellikle önemliydi.
Cengiz, her seferden önce düşmanın kültürü, dini, üst sınıfın kişilikleri, arazinin durumu ve yöredeki toplulukların örf ve âdetleri hakkında elden geldiğince bilgi toplardı. Her zaman zayıflıklar bulmaya çalışırdı: Devletin seçkinleri bölünmüş durumda mı, hangi yörelerde huzursuzluk var, tahtta söz sahibi başkaları var mı, sürmekte olan isyan var mı? Bu bilgi ona kendi casusları ve gözcüleri, yerel muhalifler, ticaret ayrıcalıkları karşılığı bilgi takası yapmayı seven Müslüman tüccarlar gibi çeşitli kaynaklardan ulaşırdı. İstihbarat sistemi olağanüstüydü ama o bununla yetinmedi ve yalan bilgi yayma sanatını da üstüne ekledi.