Bir insan her zaman oturup okuyabilir, fakat düşünemez. Düşünceler de insanlar gibidir: onları canımızın istediği zaman çağıramayız, teşrif edip gelinceye kadar onları beklememiz gerekir.
Nasıl oldu da baba olmak istedim?
Kibirli olduğumdan mı? Kendimle öylesine gurur duyuyordum ki, dünyaya küçük "ben"ler mi salmak istedim?
Tamamen ölmek istemiyordum, ardımda iz bırakmak istedim, beni takip edebilmeleri için mi? Bazen iz bıraktığım hissine kapılıyorum, ama çamurlu ayakkabılarla cilalı bir parkenin üzerinde yürüyerek bırakılan ve küfrettiren izlerden.
Eğer çocukların babalarından gurur duymaya ihtiyaçları varsa, belki de babaların da, kendilerini rahatlatmak için, çocuklarının hayranlıklarına ihtiyaçları var.
Televizon için hakkında bir belgesel hazırladığım ressam Edouard Pignon'un bir anekdotunu hatırlıyorum. Zeytin ağaçlarının
gövdelerini resmederken bir çocuk geçiyormuş; tablosuna baktıktan sonra, ona: "Bu yaptığın hiçbir şeye benzemiyor" demiş. Pohpohlanan Pignon: "Bana en güzel iltifatı yaptın, başka hiçbir şeye benzemeyen bir şey yapmaktan daha zor bir şey yoktur."