Dorian Grayin Portresini okuyunca, insan hem büyüleniyor hem de bir tuhaf oluyor. Dorian’ın hikayesi, güzelliğin ve gençliğin peşinde koşarken ruhunu kaybetmesi, resmen aynaya bakıp kendini sorgulatıyor…
Aynadaki Narkissos…
Zamanında abim hediye etmişti bu kitabı, o da sanatçı ruhuyla seçmiş belli ki; narsisizm, ayna, kimlik vs vs. Yıllar önce okuduğum için o kitap biraz bulanık kafamda, ama Dorian Gray’i okurken aklıma geldi, çünkü ikisi de insanın kendine bakışı üstüne kafa yoruyor…
Oscar Wildeın romanı, Dorianın o masum, yakışıklı halinden hedonizmin dibine vurup çöküşüne uzanan bir yolculuk. Lord Henry Wottonun (romanın ukalası) “Hayat zevk içindir” lakırdıları Dorianı baştan çıkarıyor, ama portre her şeyi kaydediyor (!) her günah, her vicdansızlık, o tuvalde bir iz. Portre, adeta Dorian’ın ruhunun turnusol kağıdı. Sonunda, o portreyi bıçaklayarak kurtulacağını sanıyor, ama kendi sonunu getiriyor. Wilde, burada hem “Güzellik her şeydir” muhabbetini yüceltiyor, hem de Viktorya döneminin ikiyüzlü ahlakına sağlam bir çelme takıyor. Roman, seni içine çekiyor; bir yandan Dorian’a üzülüyorsun, bir yandan “Niye böyle yaptın be adam?” diyorsun.
Aynadaki Narkissos’u tam hatırlamasam da, onun da Narkissos mitinden yola çıkıp insanın kendi imajına takıntısını kurcaladığını biliyorum. Dorian’ın portresine bakıp kendini kaybetmesi gibi, Narkissos da sudaki yansımasına aşık oluyor…
Kitap, bunu daha teorik, psikoloji ve sanat üzerinden ele alıyor bu narsizm olayını toplumun geneline yansıtıyor şakayla karışık (sadri alışık) “modern insan neden selfie çeker? Neden aynanın karşısında kendini heba eder” gibi sorunsallara cevap arıyor. Yine de, abimin hediyesi olduğu için özel bir yeri var; sanatçı gözüyle insanın kendini nasıl gördüğünü, sanatın bu işte nasıl bir ayna olduğunu iyi