Bulgakovun Usta ile Margaritasına (bu arada herkes böyle çevirmiş, ayrıksılar, İşBankası-usta Ve margarita, Everest - üstat ile margarita) neyse işte kitaba dalınca, sanki Moskovanın tozlu sokaklarında Wolandla bir votka tokuşturup, Behemotun absürt esprilerine kahkaha atıyorsun. Bu kitap tam bir çılgınlık!
Şeytan Woland şehre gelip ortalığı karıştırıyor, Pilatusun vicdan azabı içini kemiriyor, Margarita aşkı için her şeyi göze alıyor…
Hepsini birleştir, ortaya büyülü, kaotik ama bir o kadar da yürekten bir hikâye çıkıyor…
2014’te, Everest Yayınlarının Üstat ile Margarita baskısını almıştım, kanepede dertop olmuş, elimde kahve kupası, sayfaları yutuyordum. Tam o sırada – herhalde kapı çaldı, ne bileyim – ayağa kalkarken sehpadaki kahveyi devirdim. Kitap ıslandı, kuruttum ama kabardı, mahvoldu. Elden çıkarmak zorunda kaldım, içim cız etti. Neyse ki İş Bankası baskısıyla bu delice hikâye geri döndü. “El yazmaları yanmaz” dedikleri bu olsa gerek, değil mi?
Bulgakovun dediği gibi; “çünkü, el yazmaları yanmaz”, bende fikirler ölmez diyeyim devrimci slogan olsun…
Rus edebiyatı dediğin, böyle bir şey işte; insanın ruhunu hem sarsıyor hem ısıtıyor. Bulgakov, Dostoyevskinin o vicdanla boğuşan derin karakterlerini, Tolstoyun destansı derinliğini (kitaplığım Tolstoy külliyatı olarak çok fakir ama olsun), Gogolün absürt mizahını almış, hepsini bir kazanda kaynatıp Usta ile Margaritayı çıkarmış. Woland’ın Moskova’daki kaosu, Gogolün Ölü Canlarındaki hicvi anımsatıyor; Pilatus’un İeşuayla diyalogları, Dostoyevskinin Karamazov Kardeşlerdeki felsefi sorgulamalarını andıran(otu)...
Woland, şeytan ama ne şeytan! Hayli enteresan bir şeytan figürü Fausttaki Mephistopheles’e selam çakıyor ama bence daha beyaz daha iyicil. Moskovanın sahte elitlerini tiye alıyor, adaleti kendi tarzında